5 Ekim 2018 Cuma

Yalnızlığın Romanı: Her Gece Bodrum







Selim İleri denildiğinde belki de ilk akla gelen eserdir Her Gece Bodrum. Eser 14 bölümden oluşur. İleri romancılığının genel tavrını, temalarını ve tekniğini yansıtması açısından önemli bir yere sahiptir.
Yazarın dört yıla sığdırdığı dört romanın ilkidir.(Bodrum Dörtlemesi: Her Gece Bodrum(1976), Ölüm İlişkileri(1979), Cehennem Kraliçesi(1980) ve Bir Akşam Alacası(1980))

Gerek biçimsel gerekse içeriksel açıdan değerlendirildiğinde geleneksel roman anlayışının dışında ve modern romanın özelliklerine sahip olduğu görülür.
Tatil için bir araya gelen bir grup arkadaşın yalnızlıkları, toplumu oluşturan bireylere ve dış çevreye karşı duydukları büyük yabancılaşmaları, iletişimsizlikleri, bunalımları ve iç çatışmaları ustaca kaleme alınır.

Her sanatçı yaşadığı dönemin şartlarından doğal olarak etkilenir, zamanın ve mekanın atmosferi sanat eserinde ya katı şekilde belirginleşir ya da eserin geri planında hissettirilir. 1970'li yılların kaotik durumu, boğuk ve çatışmacı siyasal-toplumsal havası Türk romancılığının seyrine de etki etmiştir. Çoğunlukla toplumun meselelerini ele alan, sorunlara çeşitli ideolojik tezler etrafında çareler arayan eserler verilse de bireyi toplumdan soyutlamayan ve bireyi merkeze alan romanlar da yazılmaya başlar. ( Selim İleri, Leyla  Erbil, Ferit Edgü gibi yazarlar)

Fakat Her Gece Bodrum'u toplum sorunlarından tamamen uzak kalan, kuru ve salt bireyciliğin egemen olduğu bir eser olarak değerlendirmek de doğru olmaz. Düşüncesel birtakım diyaloglarla da karşılaşıyoruz eser içerisinde çünkü. Kah silahlı mücadeleye dayanan sosyalist yaklaşıma kah Keynesçi ekonomik sisteme roman kişilerinin ağzından itirazlar  edilir.
Roman kişileri toplumun içinde yetişir, dış çevre ile olan etkileşimi ruh hallerini etkiler. Dolayısıyla yer yer uç noktalara varan bireyselliklere rastlasak da bu kişisel sorunlar da yine toplumsal kökenlidir. Cem ve Emine karakterlerinin umutsuz, mutsuz ve uyumsuz kişiliklerinin arkasında töresel baskılar ve dışlanmışlıklar vardır. Roman karakterlerinin iç hesaplaşmaları ve bunalımları üzerinden bir sosyolojik değerlendirme ve sosyal eleştiri olarak da okuyabiliriz Her Gece Bodrum'u.


Yaşamı bütün taraflarıyla çok yönlü olarak ele almaya çalışan bir yazarın, toplumda ahlaki kabul görmeyen konuları da sanatına yansıtması şaşırtıcı olmasa gerektir. Selim İleri, eşcinsel birleşmeleri baskın betimleyici unsurlarla kuvvetli şekilde yansıtmamıştır okura. Cem karakterinin bu tür ilişkilere olan eğilimlerine eserde yer yer değinilip geçilmiş üzerinde pek durulmamıştır. Cinsellik ve aşk temaları daha çok toplumsal cinsiyet modellerinin dayatmacılığına karşı bir refleksle ve özgürlükçü bir tutumla yazarın itirazlarını dile getirmek için ortaya attığı kavramlardır.

Yazarın mekan seçiminde ise olay örgüsünü okura daha etkili yansıtma amacının olduğunu söyleyebiliriz. Yazar, uzunca mekan tasvirleri yaparak mekan-olay ilgisini kuvvetlendirmiş. Şehrin kargaşasından ve hızla akan modern hayattan kaçıp uzaklaşmak isteyen bir grup kentsoylu Türk aydınının gittiği yer olarak ele alınır Bodrum. Roman karakterlerinin bu kaçışını Selim İleri'nin kuşakdaşı aydın kadrolara bir eleştirisi olarak da okuyabiliriz. Eser kişileri küçük kentsoylu sol aydınlardır. Toplumun töresel değerlerine karşı çıkan karakterlerin duyarsızlıklarını ve içlerinde yaşadıkları büyük çatışmaları şiddetle eleştirir Selim İleri. Kişisel bunalımlarını önceleyen, sorunlara çözüm üretmek yerine kaçan aydınlara dönük bir sorgulama ve hesaplaşmadır da aynı zamanda Her Gece Bodrum.
“İnsan çevresinden kaçmak istiyordu kimi zaman. Bir yığın arkadaşlık, bir yığın kimsesizlik! Ayrıca insan kimsesizliğini besleyebilir, ondan yeni bir sözlük, yeni bir dil yaratabilir. Böylece herkesin birbiriyle olan ilişkisi (biner biner sayılan para desteleri) biter, tek başına kalmak bu artmada onura dönüşebilirdi.”

Yazarın, eserin bütününe bakıldığında roman kişilerinin karşılıklı konuşmalarına çok az yer verdiği de hemen farkediliyor. Yazarın bu yaklaşımı, İleri'nin roman türüne bakışı dikkate alındığında anlaşılabilirdir. Yazar bireyin iç dünyasını okuruna yansıtma kaygısı güder. Bu yüzden de geleneksel roman anlayışının uzun diyalogları yerini modernist roman anlatım tekniği olan iç konuşma yöntemine bırakır. Ve bu iç konuşmalar eser bütünlüğü içerisinde tek tırnakla verilir. 'Emine çay bardağıyla oynuyordu, düşünerek, ' Alay etti benimle, bir sövgü bu bana. Cem'den umulmayacak bir şey. Zavallıyım ben, bir boktan anlamayan benim, zavallı kız kurusu.'

Sayfalar süren mekan betimlemelerinin ise roman kurgusu açısından belli bir yerden sonra sıkıcı hale geldiği söylenebilir. Mekan, olayların kavranışını kolaylaştırmak yahut kuvvetlendirmek için tasvir edilir. Fakat Her Gece Bodrum'da pek de işlevi olmayan renk kullanımındaki yoğunluğa anlam vermek oldukça güçtür. (yapıların beyazı zakkumların çingenepembemsi, deniz moru, laciverti, camgöbeği... vs.)

Her Gece Bodrum romanının kadın karakterlerinin ise ayrıca ele alınması gerekir. Mutsuz ve yalnız kadınlar anlatılır eserde. Emine 32 yaşında, kendisinin kız kurusu olduğunu düşünen 'yaşlı kız' tipidir. “Yaşlı değildi belki ama çocuk da sayılmazdı. Genç kızlık çağını geride bırakmıştı. Olgun ve yalnız bir kızdı. Olmamıştı evlenememişti. Ak düşmüştü saçlarına. Boyaydı tabi hiç belli olmuyor muydu? Saatlerce kuaförde kalıyordu güzelleşebilmek için, saatlerce.” şeklinde anlatılır.

(Fayrap, 111, Ağustos 2018)

Gerçekten Şiire Irmaklar





Hakan Kalkan ilk şiirini henüz 18 yaşındayken 1997'de Şehrengiz Dergisi'nde yayımlayarak Büyük Türk Şiiri'ne ve özellikle Neo Epik Şiir geleneğine dahil olmuş bir şair. Ve bu yürüyüşünü Atlılar, Huruç ve Fayrap dergilerinde de şiirlerini yayımlayarak sürdürdü.
Şairin ilk şiir kitabı Meryem Koçaklamaları'nda 11 şiir mevcut. Hakan Kalkan'ın poetik duruşunu yansıtması açısından önemli ve tertemiz, berrak Türkçe ile yazılmış bir ilk kitap.

Şair her ne söylemişse halk için, halkın içinden söylemiş, şiirlerinde bütünüyle halkın gerçeklerini işlemiştir.

"Yirmili yaşlar parklar pankartlarla ihtilal peşindedir
 Bir uygunluk gösterisi olarak sürdürülen orta yaşlarda
 ‎Şakaklarda ağrı yoktur
 ‎Her gün bildik bir hastalıktır yalnızlık yüz yüze gelinen her yerde
 ‎Kat kat evlerde kat kat insanlar otobüslerde üst üste"
(Bulantı)

Bu dizelerde bireyin ömrü boyunca yaşadığı evrilmenin, dönemsel olarak belirginleşen özelliklerinin fotoğrafı çekilmiş adeta. Neo Epik Şiir anlayışının apaçıklığı hemen farkediliyor. Boğuk, yorucu, anlamsız süsler, gösterişli ifadeler yok. Yalın ve saf, tertemiz Türkçe ile dipdiri gerçeklik.

Yer yer tok, heybetli, gür ve sert seslerle örülü dizelerle karşılaşan herkes Hakan Kalkan şiirindeki İsmet Özel tarzı söyleyişi kolaylıkla farkeder.

"Saçlarını ör
 Saçlarımı ör
 ‎Çatlarcasına çarpsın kalbim
 ‎Ey kalbim ey bütün hünerim çatlarcasına çarp"

(Bulantı)

dizeleri, şairin etkisi altında kaldığı bir başka şairi ele vermesi açısından kıymetli ve dikkate değerdir.

Şair diğer Neo Epik Şairler gibi anlamı, yani söyleyişten ziyade söyleneni öncelemiş, merkeze almış olsa da sesi tamamen geri plana atmamış, yok saymamıştır.

"Yaslanıp bir çobanın son şarkısına yalnız ve sabırlı"
(Üçgen)
6 kere 'n' 7 kere 'a ve ı' seslerinin kullanılmış olmasını rastlantı ile açıklayamayız. Kalkan şiirinin ustalığı belki de sesi ıskalamamasında, anlamı sesle taçlandırabilmesinde.

 Hakan Kalkan, ruh halini yansıtan içe dönük söyleyişlerin yanında birçok şair gibi toplumun sorunlarına ve aksaklıklarına kayıtsız kalamamış, toplumsal ve politik eleştiri olarak okuyabileceğimiz anlatıma başvurmuştur.

"Geçtim saatlerce konuşup gülüşmeler arasında arada Filistin arada bir Kosova demekle avunanları
Geçtim evlerde kocalar sus karılar sus oğullar sus kin tutmaktan değil asla
Geçtim kabarmış göğüsleriyle kollarını gererek yürüyen ev sahiplerini
Ve içinden mırıldanıp da her şeye olur diyen mızmız kiracıları"
(Suratsızlığa Övgü)
İslam coğrafyasının uğradığı felaket karşısında romantik söylem geliştirip büyük sorunları kınamakla geçiştiren politik ahlaksızlığa bir itiraz bu.

 ‎"Evler alırlar arabalar eşler
 ‎ Ama neden eviçlerinde en dip odanın en karanlık yerinde beyaz bir örtü içinde durur da Kur'an baş         köşede televizyonlar"
dizeleri Müslüman bir şairin İslami duyarlılıkla kaleme aldığı, yozlaşan ve özüne zıt istikamette dönüşen İslam toplumuna dönük eleştirel sorgulamalardır.

Aynı kelimenin aynı dizede birden fazla kullanılmasıyla şair şiire ritim kazandırmıştır.
 "Yürüdün bin yıldır yürüdün odalarda eskittin ayaklarını
 ‎Üç başlı ejderhalardan yangınlardan kaçırdığın gece
 ‎Terleyen odalarda üşürdü üşürdün"
 Şiiri durağanlıktan kurtaran, kuvvetli ve yerli yerinde yinelemelerle okuyucunun ilgisi de ayakta tutulmuştur.

Neo Epik Şiir geleneğinin Büyük Türk Şiiri'ne sunduğu katkıların başında belki de klişeye yaslanan mızmız bireyciliğe şiddetle karşı çıkması gelir. Toplumu ve siyaseti muhatap alan dizelerde de içe dönük söyleyişlerde de özgünlüğün, yepyeni arayışların peşinde koşan şairlerdir Neo Epik Şairler.

"Sesleniyorsam içten ağlıyorsam içten
 Dışarı çıkmışsam sormuşsam halini birinin
Halimden haber vermişsem birilerine içten
Kapanmışım doğrudur susmuşum hınç duymuşum doğrudur
Aç kalmışım üşümüşüm konuşmak istemişim"
( Herkesin İçinde Bir İbrahim)

 Hakan Kalkan'ın ruh halini söze yansıtmadaki ustalığını ve yeniliğini en bariz şekilde ortaya koyan dizelerdir. 'Ölüyorum bitiyorumla başlayıp ölüyorum bitiyorumla biten' ucuz ve yapmacık, lirik sahtelikten çok uzakta, yepyeni, diri ve duru bir şiirdir Hakan Kalkan şiiri.

Kalkan şiirinde dikkat çeken bir diğer husus da kelimelerin dize içinde yerli yerli yerinde kullanılmasıdır.

"Sabaha çıkmak buruşuk elbiselerle ve el ele öpülen bir alınla beklemek değil aramak
Aramak ve bulmak ve bütün bir özlemle sarılmak sarkıntı kalabalığa rağmen
İçimde şen bir çocuk dolanmaktadır şakrak senin şarkına eşlik eden"
(Meryem Koçaklamaları)

Kelime seçiminde titizlik hemen göze çarpıyor. Uzun dizeler, Türk Şiiri'nde eşine nadir rastlayabileceğimiz bir özellik olsa da fazlalık olarak nitelendirebileceğimiz kelime kullanımları neredeyse yok gibidir, ne bir eksik ne bir fazla yani.


(Fayrap, 110, Temmuz 2018)

Sevmek İsterken Duruldu



Özal'lı yılları yazamam yani yazdırmazlar yani yaşamadım

Yaşım tutmaz sevdiğim kızı babasından istetmeye
Erhan kız diyorum Erhan bu kız bu kızı Erhan biz

Benim bu ellerim bu zorlu süreci de atlatır sanmıştım

Sanki sen şimdi şu şiiri hayırlısıyla bir bitirsem
Baya baya çıkıp gelecekmişsin gibi
Şu şer gibi fakülteyi şu her akşam yani bir bitirsem
Düzelecek her şey, saçlarım saçlarımız havalar

Şu şalı bir omzuna atıp evet yani tabi neden olmasın

Çokça politize oluyorum günden güne hep daha politik bana bak
Bir ömür benimle beraber bir yastıkta
Biz belki hem onlar gibi kocamaz kodaman koca koca adamlar olup çıkarız
Onlar hepsi siz hepiniz ben tek Allah büyük bu kızı bana Erhan

Bir park yeri bulamamak gibiyim beni mahkeme önüne çıkartıyorlar

Tütün sarmak sana sarılmak sesine ses derdine deva olmak yasal olarak mümkün
Bir çiçeği dalından koparmak toplumun beklentisini karşılar
Saçmalama Erhan o kızın üstüne hiç gül koklanır mı
İçimde çınlayan bir şeyler varsa da sen onlara bakma
Batsın bu dünya bu rüya bitsin yüzüne yüzümün sakalları batsın
Bu kızı bana bu dupduru göğün altında
Öpmeyi yasaklasınlar

Bir de her bomba düştüğünde sıkıldığında silah Yenikapı'daysak

İnanarak demokrasinin gereklerine ve insan haklarına ve kitabına Allah'ın
Yani hem demokrasi hem Kur'an yani yan yana her şey normal gibi
Normal gibi Yaşar Nuri'den din dersleri
Ve Gezi'de önce cuma namazı sonra banka sırasına girmek gibi belki
Sen Allah demeden de takipçilerini artırabilir misin

Bu kız Erhan kemalist bu kız seküler Erhan

Devlet bu işlere bakmıyor beyim şuraya bir imza
İsim soy isim imza evet tam şuraya
Sat satacaksan tek kalemde dünyanın anasını

Sen daha iyilerine Erhan tamam sıkma canını

Hepimiz her gün her seferinde hep daha iyilerine
Göz ve kepenk ve ışık sonra telefon
Önce sen kapat

(Fayrap, 110, Temmuz 2018)

İçimdekiler





Senin o faşizme çarpan sesin yok mu

Beni anarşist, beni yoksul, beni senden ayrı
Ve herkes neresinden bakarsan bak demokrat biraz
Ben anne tarafından millet iradesi mesela
Merhaba

Herkes kendini kandırır, bir çeşmebaşı bulmuşsa

Bütün kapılar kapanır, içine
Otağ kurulur, yâr yurt tutulur, yine o bildik yağmur başlar
Atlarını almadan şurdan şuraya gitmeyen bir sipahidir kalbim

Kendime geldim, başka adrese taşınmış, dünyada kiracı

Durdurup başa sardığım gözlerini unuttum, burası nakarat
Çıkmaz diye çalışmadığım sokaklar serili önümde şimdi
Bütün şıkları elenmiş bir hayat
Beni takip et, beni bırakma, beni anla, tekrar et:
Demokratım demokratsın demokrat

Mızraklı ilmihal, plevne marşı, osman paşa, genç osman

Şeyhimi de sayabiliriz hatta
Yetiş dedim mi yetişecek kim kaldıysa imdada
Maaş zammını, gökdelenleri, şehri ve patronları
İnkâr et ki ellerime varasın

Allahsıza kılıç, liberale inanç, hayduta yasa belki

Giden tren, kalkan el, yamaca yaslı duran o göz
Ve sonra sesin başlar biraz, şehri arkamda bırakmak gibi
Nasılsa burda bütün bankerler semiz
Babamın borçları nasılsa gırla

Şiirimse sivilleri hedef almıyor bilirsin

Bilirsin ne kan aktı ne gözyaşı, ne de bir tüfek patladı şakağımda
Gökdelenler değil itirazlar yükselsin istedim aramızdan
Kader yine yazıldığı gibi okunsun burada, ellerimi tut
Ellerimi tut da, aleyhine gelişelim cümlesine kâfirin

Çünkü zaten dilim de dönmüyor artık, gittiği yerden

Konuşmak, çok uzak bir yerin adıdır şimdi


(Mahalle Mektebi, 41, Mayıs-Haziran 2018)


Kelimeler ve Adımlar






Aykut Nasip Kelebek'in son şiir kitabı Kelimeler ve Adımlar Ocak 2018'de Usta-Çırak Yayınları'ndan çıktı. Eser üç ayrı bölümden oluşuyor: Kelimeler ve Adımlar, Kısa Peygamberler Tarihi ve Keder ile Bela.
Kelebek'in şiirinde içe dönüklük, basit aşırı ve zorlama lirizmin varlığı bilinçli şiir okuyucusu tarafından hemen fark edilecektir. Mesela Son Model Şiir başlıklı şiirde yer alan
 "ama kalpte açılmış yaranın tadı bambaşka
 ‎ hele sanat tuzunu basabilirsen bu yaraya"
dizelerinde bu özellik epeyce belirgindir. Kalpte açılmış yaralardan bahseden kim bilir kaç şiir ile karşılaştık bugüne kadar. Şiiri lirizmle süslemeyi yüksek sanat eseri meydana getirmenin şartı sayan şairlerin kısır döngüsü belki de bu. Yara, kalp ve gözyaşı üçgeninde sıkışıp kalan, yeni şeyler söylemeyen ve aldığı alkışları bu sıradanlığına borçlu olan bir şiir anlayışı.
Şairin Sonsuz şiirinde de 
 ‎"kolay açılmadı ki kalbimdeki yara kapansın bir anda"
dizesiyle karşılaşıyoruz. Lirik şiir kurma çabası şairin kendi içinde bile özgün kalmasına imkân tanımıyor, kendisini tekrar ediyor.
Fakat bu lirik arayışlar yer yer şairin yakasından düşüyor ve okur siyasal-toplumsal meseleleri ele alan dizelerle de baş başa kalabiliyor bazen. Şair, kitabın ilk şiiri Kelimeler ve Adımlar'ı
 "yalnız ormanlar değil dostluklar da yıkılıp imara açılıyor
 ‎ işte otel her tarafımız ve her yanımız düşman"
dizeleriyle bitiriyor. Böylelikle esere hakim olan bireysel konuların yanında sosyal meselelere de değinilmiş oluyor.
 Ve Kelebek özgüveni yüksek, şiirine fazla güvenen narsist bir eda ile kuruyor bazı şiirlerini. Övülmeye değer bir şey varsa bunu yapacak olan da yine okurun kendisidir. Şairin şiirini övmek için şiir yazmış olması eser içinde epey sırıtıyor. Bu tespiti Kartal şiirinde rahatlıkla görebiliyoruz.
 ‎" bir kartal gibi geçirdim Türk şiirine pençelerimi
 ‎ ve kurulduğum tepeden seyrediyorum küçük şairleri
 ‎ aşağıda kanaryalar sakalar çiçek böcek edebiyatı
 ‎yukarıda bir kartalın hayatı"
 Ayrıca kelebek şiirinin şiir tekniği açısından da belirgin kusurları var.
 ‎Birçok şiir, dize sonlarında ses yakınlığının sağlanması üzerine kuruluyor. Dolayısıyla şair ses peşinde koşarken basit bir şiir kurduğunu fark etmiyor bile bazen.
 ‎"son model şiirler alıyorum bu acılarla
 ‎otomobille son sürat gidilebilir otobanda
 toplumun kalbine gitmek için mısralarıma atla"
 ‎Sözün nasıl söylendiği ne söylendiğinden çok daha mühim belki de şair için.
 ‎Şiir akışını bozan bazı kelimeleri ise dikkatli bir okur kolayca fark edecektir.
 ‎ "anneme on dört yaşına kadar anne diyememem
 ‎  doğurulmuş olmayı kabullenememek ile mi ilgiliydi"
dizelerinde, diyememem ve kabullenememek kelimelerinin dili yorduğu apaçık ortadadır. Diğer şiirlerde kullanılan gelmişçesine, cennetteymişçesine, şiirleştirebilmekte vb. kelimelerle de bu örnekleri çoğaltabiliriz.

Bunun yanında, bireysel temaların tarihsel olan içinde eritilmesi ile karşı karşıyayız. Fakat şair tarihsel olanı sezdirmek ile beraber şiir içerisinde ona bir fonksiyon yükleyemiyor. Şiirin içinde yer almasa şiir şiirliğinden pek de bir şey kaybetmeyecek yani.
Yalı şiirinde bu tespiti haklı kılan bariz örnekleri görüyoruz.
 "sen gittikten sonra kendi Tanzimat Fermanı'mı ilan ettimse de boşuna
 ‎ Batıya gönderdiğim öğrenciler devletimin batışı olarak döndü hayatıma"
 ‎dizeleri, tarihsel olanın şiirde çalakalem yazıldığı izlenimi uyandırıyor okurun zihninde.

Kelimeler ve Adımlar'da İslami duyarlılıklara sahip Müslüman bir şairin şiirlerini okuduğumuz hissine kapılıyoruz. Şair bunu daha çok telmih sanatını kullanarak yapıyor. Kitabın Kısa Peygamberler Tarihi bölümü, peygamberlerin en bilinen kıssalarını merkezine alarak ilerliyor. Fakat Müslüman şairlerde pek de rastlayamayacağımız elitist bakışı da görüyoruz Kelebek şiirinde.
" kitaplarını okuyarak değil de yakarak aydınlanan bir halkın arasında
   yaşadığını unutma"
 ve
 "öyle bir ülkedeyim ki
 ‎milletin asaleti yok devletin adaleti"
 ‎dizeleri, Kelebek şiirinin ayrık detayları olarak okunabilir.


 ‎(Fayrap, 109, Haziran 2018)

Parlamentoda Allahû Ekber








Harun Yakarer'e..




Dünyaya geldik ve yanlış sorudan başlamış olduk böylece 

Kalmak sürç-i lisandır, aslolan hep burda bir başına ve yapayalnız
Çıkartıp ağzımdaki baklayı, bunu görüyor musunuz desem de kaygılarım var
Kaygı dediğin kavgada bile söylenmez ,savaşman gerek, tekbir getir öyleyse 
Manşet atsan yere düşmezdi çünkü, yoğun duygular beslerdim yoksul ellerimle 
Defansa çarpan kadınlar yanlışa sürükledi beni
Sonra ya Hak dedim ve kurtuldum, gündüze varılır zaten böyle deyince
Riske girdim ve hiç çıkmadım, dedim, henüz kaybetmiş sayılmayız
Dedim, çivisi iyice çıktı artık dünyanın, göz var nizam yok

Gelirken zeminin azizliğine uğra, ister istemez bir ezan okunacak 
Acılarını diyorum Harun Abi koy o yüreğine, ben varken burada senin yaran geçmez 
Ağzımızın payını alacağız nasılsa dünyadan, buralar tahmin ettiğim gibi
Sanıldığı kadar beyaz, her şey bitti der gibi radikal, aziz Allah 


Şiir de yazarım yazmasına da, aşkımız küfre girer diye korkuyorum
İnsanlar birbirine girer diye hiç durmadan ve hiç susmadan 
Hiç karşılık beklemeden, karşıdan karşıya geçerken ve akıl şehre sığmazken
Anladım, ölmeyi istemek hep, daha baskın gelmiyor mu sana da Harun Abi 
Dirensek bile namımız yürümüyor, öyledir, kendi kalemize ne çok ağladık 
Ne çok ağladık ve ne çok Allahû Ekber söyledik parlamentoda, yine de hamd !


Bizi zor günler bekliyormuş, doğru mu, daha çok bekler desene Harun Abi 
Hesabı ödeyip kalkacaktık dilimiz döndüğü kadar, dünya geldi hatrımıza
Dünya, yapma çiçekler gibi hep şuramızda, yutkunuyor şarkısını 
Kavgamız da aslında erkekçe oldu, ağladığımızı saymazsak

firavunlar devrilir, devran döner, zikrimiz başlar şimdi, Allahû Ekber 

(Aşkar, 46, Nisan-Mayıs-Haziran 2018)

Yaşar Bedri'den Bir Yunus Emre Romanı: Gezgin ile Pervane








Gezgin ile Pervane Yaşar Bedri'nin Kasım 2016'da Çıra Yayınları'ndan çıkan roman türünde verdiği eserdir.
Özellikle son dönemde yapılan dizi ve filmler, yazılan kitaplar (her ne kadar önemli bir kısmı tarihsel gerçeklikten kopuk birer popüler kültür ürünleri olsalar da)  ile birlikte toplumun tarih ilmine duyduğu alaka ve merak ziyadesiyle arttı. Bu alaka ve merak gerek tarihî kişilikleri siyâsî propaganda malzemesi hâline getirenlerce gerekse bunu bir ekmek kapısı olarak görüp çeşitli vesilelerle kâr temin edenlerce suistimal edildi. Fakat Gezgin ile  Pervane'nin bu iki yoldan herhangi birine tevessül etmediğini kolaylıkla fark edebiliyoruz.
Romanın ilk sayfaları, eserin tamamına hâkim olan kurgunun dışında kalarak Molla Kasım'ın, Yunus Emre'nin nefes ve ilahilerini okuması ve divanın sayfalarını yakması ile başlıyor. Bilhassa o dönemde var olan şeriat-tarikat çekişmesini Yaşar Bedri, Molla Kasım'ın çarpıcı monologları üzerinden belirginleştirerek okuyucunun zihninde kalıcılığı sağlamış ve anlamlandırılabilirliği arttırmıştır. Mesela Molla Kasım'a, okuduğu bir beyitten sonra " Ah bu tasavvuf meraklıları, şeriata Kur'an'ın hükümlerine aykırı hareket eden şaşkın sufîler!  Tarikatları ateşe, yele vermeli." dedirtir yazar.

Gezgin ile Pervane, bir Yunus Emre biyografisi olarak okunabileceği gibi tarih ve edebiyat meraklılarının da ilgisini çekebilecek bir içeriğe sahip. Romanın merkezinde yer alan Yunus Emre'nin on üçüncü asırda yaşamış olması yazarı ister istemez dönemin şartlarını da esere yansıtmaya sevk ediyor. Yunus Emre'nin yaşadığı dönem Anadolu'da Moğol istilasının şiddetli şekilde hissedildiği zamanlardır. Zaten Yunus Emre de Moğol istilası altında kuraklıkla mücadele eden Sarıköy halkına derman olmak üzere Hacı Bektaş-ı Veli dergâhının yolunu tutar. Bugün yaşadığımız yerlerin on üçüncü asırdaki fotoğrafından haberdar olmak isteyen okurların başvurabileceği bir eser olarak önümüzde duruyor Gezgin ile Pervane.

Yaşar Bedri yer yer hayalî hadiselere yer vermiş de olsa büyük roman kurgusunun yaslandığı somut gerçekliğin yoğunluğu içerisinde hayalciliğin payı oldukça az.
Zannediyorum Yunus Emre'nin tasavvuf düşüncesine dahli ile birlikte dünyayla olan alışverişini kestiğini okura daha etkili şekilde yansıtabilmek için onu kaplumbağa ile yoldaş kılıp ikili diyaloglara sokmuştur yazar . Fakat bu ve buna benzer birkaç hadise istisna tutulacak olursa eserin genelinde, varlığıyla ancak efsanelerde sıklıkla karşılaşabileceğimiz insanüstü vasıflarla süslü bir karakter tarifi yoktur yazarın. Yunus Emre eserde 'bir insan' olarak yer tutar. Beşerî aşka dûçâr olur. İlkin Yazgülü'ne daha sonra da Şeyhi Tabduk Emre'nin kızı Gülmisal'e aşık olur. Dergâha doğru olan yolculuğu sırasında Moğol eşkıyaları ile karşılaşır, onlardan korkar. Sevdiği kızın (Yazgülü’nün ) ölüm haberini alınca her insan gibi sarsılır, ölüm gerçeği ile yüz yüze gelir. Hayallerle, olağanüstülüklerle değil dipdiri duran gerçekliklerle karşı karşıyayızdır aslında eseri okurken.

Eser, dergâhın iç işleyişi, dervişlerin dünyayı ve ahireti algılayış biçimleri, hayat tarzları hakkında mâlûmât edinebileceğini uman okurlarını ise büyük ölçüde hayal kırıklığına uğratacaktır. Zira roman, merkezine Yunus Emre'yi alan, onu belirgin kılan, fakat onun etrafında yer alan dervişlerin varlığını yalnızca yüzeysel olarak hissettiren bir kurgu ve içeriğe sahip .

 Gezgin ile Pervane, modern roman tekniği açısından bakıldığında ise birtakım kusurları barındırıyor. Bilhassa romantizm etkisini edebiyatımızda en yoğun şekilde hissettiğimiz Tanzimat romancılığının bir teknik kusuru olarak ele aldığımız okuru bilgilendirmek için romanda olay akışının kesilip okura kitabî ve ansiklopedik bilgi verilmesi, bahse konu olan eserde mevcut. Yaşar Bedri bir anlığına okuru romanın kurgusundan çekip alarak hanlar ve kervansaraylar hakkında okuyucuyu eğitmeye yönelik ifadelere başvurmuş. "Kervansaraylar ihtiyaçlara göre külliye olarak tasarlanıp yapılırdı. Konaklamalar üç güne kadar parasız pulsuz olup üçüncü günden sonraki konaklamalar için bedel alınırdı. Hanlar, kervanların ve yolcuların bir günlük yürüme mesafelerine göre inşa edilirdi. " gibi ( Sayfa 135)
 ‎Ayrıca okuyucunun alakasını diri tutma amacına yönelik olarak eserde yer verilen bazı kısımların, eserin akıcılığını sekteye uğrattığı ve eserde eğreti durduğu kanaatindeyim.
Tabduk Emre'nin kızı Gülmisal ile Yunus Emre arasında yaşanan aşkın dervişler tarafından duyulması ve bunun üzerine dergâhta fitne kazanının kaynamasını, çeşitli entrikalar çevrilmeye başlanmasını, eserde söylenip geçilmiş, birbiriyle bağlantılı olaylar içerisinde bir anlam ifade etmeyen ayrık detaylar olarak görüyorum.

Eserde, yer yer  bağlamıyla ilişkilendirebileceğimiz Yunus Emre şiirleri ile de karşılaşıyoruz. Mesela Yunus'un döneceği günü bekleyen Yazgülü'nün öldüğünü haber alan Yunus Emre'nin dudaklarından " Hiç bilmezem sıra kimin, aramızda gezer ölüm. / Halkı bostan edinmiş, dilediğin üzer ölüm. " dizeleri dökülür. Yaşar Bedri bu yola ustaca başvurarak olayların etkileyiciliğini artırmış,  okuru şiirin gücüyle esere çekmiştir.

Yunus Emre yolculuğu sırasında fırtına sebebiyle mahsur kaldığı yerde, yakın köylerin çocuklarına ve gençlerine ders vermeye başlar. Yunus'un, kadınların ve kız çocuklarının da ders alması için ısrarcı olması ise oldukça dikkat çekicidir. Köy ahalisinden bir kadına Yaşar Bedri'nin “ Hem bu dünya, hem öteki dünya sadece erkekler için mi? Öğrenmek onlar kadar bizim de hakkımız. Kızlarınızı okutmayın mı diyor Allah? " cümlelerini ne maksatla sarf ettirdiğini bilmiyoruz. Fakat özellikle yakın dönemin güncel tartışmalarını okurun itibar ettiği bir tarihî şahsiyet üzerinden sürdürerek bir fikri benimsetmeyi amaçlamış olabilir.


(Fayrap, 107, Nisan 2018)

Necip Fazıl: Meçhuller Aleminin Derbeder Seyyahı






Fransızcada poétique, İngilizcede poetic, Almancada poetik, İtalyancada poetica, Latincede poetica, Yunancada poétiké gibi karşılıkları bulunan, (Okay 2005, 17) “yapmak”, “üretmek”,  “yaratmak” gibi anlamları olan poiein fiilinden türemiştir. (Sumer 1996, 36) Bizde ise Şemsettin Sami,  Kâmûs-ı Fransevî’de poétique kelimesine “fenn-i şiir, ilm-i aruz” manasını verir. (Şemsettin Sami 1905,1718)
Poetikayı, günümüzdeki birçok edebiyat araştırmacısı gibi, İsmail Çetişli “Herhangi bir şairin şiir sanatı hakkındaki derli toplu görüş, anlayış ve fikirlerini ihtiva eden yazı veya eseri”(Çetişli 2004, 79) şeklinde tanımlarken, Hakan Sazyek de “şiir sanatının değişik türlerinde ve tarzlarında yazılmış ürünleri açıklayan, yorumlayan, şerh eden bir inceleme yöntemleri bütünü olmaktan çok, şiirle ilgili/şiire ilişkin her türlü meseleyi genel ölçekte ele alan, bir başka deyişle bu meseleleri belli bir örneğe bağlı kalmadan irdeleyen bir bilgi dalı” (Sazyek 2001, 331) olarak nitelendirmektedir(*)
Poetika, kaba hatları ve en basit hâliyle bu.
Doğumundan ölümüne beşiğinden mezarına kadar çilesini çektiği fikir arayışını dizelerine aksettiren Necip Fazıl, "Çile" adlı eserinin sonunda poetikasına da yer vermiştir. Şair, şiir,  şiirde usul, şiirde gâye, şiirin unsurları, şiirde kütük ve nakış, şiirde şekil ve kalıp, şiirde iç şekil, şiir ve cemiyet, şiir ve hayat, şiir ve din, şiir ve müsbet ilimler, şiir ve devlet başlıkları altında poetikasını beyan eden Necip Fazıl, dizeleri ile yaşadığı zamanın ve cemiyetinin akışına müdahale etmekle yetinmemiş, kendisinden sonra gelen nesilleri de etkilemiştir.
Üstada göre şair, üstün arayışa, anlayışa ve nihayet üstün idrâk kıvamına erişmek, şuurlanmak mecburiyeti altındadır. Şayet şair, "sadece kör ve sığ duygu plânına mıhlı kalırsa, insan postu içinde hayvanda bile bulunmayan bir bönlük, bir yersizlik arzedecektir."
Bu poetik tavır ve duruşunu, "Anladım işi sanat Allah'ı aramakmış; / Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış. " dizelerinde açık bir şekilde okuyabilmek mümkündür. Şiir diye ortaya konulan şeyin dar his kesâfetini aşamaması hâlinde, o şey çelik çomak oyunundan ibaret bir oyalanma şekli olarak kalacaktır. Öyleyse şair ne ucuz lirizmin biricik müşterisi ne de kendisi ile birlikte parçası olduğu cemiyeti uçuruma sürükleyen bir felaket hazırlayıcısıdır. O daima şuurun külfet yüklü dünyasına kucak açan, öteler ötesinden insanlara hakikati getiren ve bununla da kalmayıp hakikatin ihtişam ve yüceliğine toplumu ikna etmeye talip bir fikir, mânâ ve imân işçisi...
Ve şiir...
Yazılan ve önümüze sunulan şeyin şiir olduğuna ikna olabilmemiz için o şey, bünyesinde neleri ihtiva etmek mecburiyeti altındadır? Ne yalnız fikir ne de yalnız histen ibaret söz ve söylev curcunası... "Şiirin ana maddesi sayılan ham ve cılk duygu, ve şiire en uzak nesne bilinen sert ve kuru düşünce teker teker yalnız kaldıkça hiçbir şiir, zarfını kendi başına imlâ etmek talihine eremez. "  diyen Necip Fazıl'ın poetik inancında şiirin temel unsuru, "tahassüs edasına bürünmüş gizli fikirdir." Yani şiir salt duygudan da salt fikirden de oluşabilecek bir edebî tür değildir. Hissiyat içinde fikriyat bir bakıma eriyecek ve bu muazzam oluş ve eriyiş dondurularak, dizeler hâlinde kâğıda kondurulup aslî yerine kurulacaktır.
İmdi, şiir ve şair böyleyken, şiirin ve şairin cemiyet içindeki yeri neresidir? Milletin bağrından çıkıp serpildikten sonra yine aynı milletin sînesine saplanan ruh ve mânâ inkârcısı sözüm ona san'at ve sanatçıdan ne menfaat beklenebilir? Gerçek mânâda şiir ve şair, icâb etmesi hâlinde, yerine söz söyleme hak ve imtiyazını elde ettiği milletinin, küfür, delâlet ve helâke sürüklendiğini hiç çekinmeden söylemek zorundadır. Tıpkı "Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak." diyerek kalabalıkları imân ve İslâm hudutları içerisinde tutma gâyesine bir ömrün adanması gibi. O, karanlığın içinde boğulan topluma ışık tutarken kendi hafakanlarından dahi bîhaber, bir vecd hâline ayak diretmeyen itaatkârdır.
Şiir ve cemiyet başlığı altında, şiir ve cemiyet arasındaki münasebeti şu cümlelerle tamamlar Necip Fazıl: "Şiir ve şair, cemiyetin en mahrem ve en sadık, en gerçek ve en emin münadileridir.[münadi: bağırarak bir şeyi ilân eden.]"
1947'de yazmış olduğu ‘Destan’ şiirinde yer alan “Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?” dizesiyle insanları uyandırmaya çalışmış ve sonrasındaki dizelerle adeta dili tutulan, içine çekilen ve gücün şımarttığı iktidar ve iktidar çevreleri eliyle küstürülüp sessizliğe mahkûm edilen yığınların münadiliğini yapmaya gönüllü gibidir.
Ya din şiirin nesi olur? Din şiiri çelmeleyici bir engel unsuru mu, yoksa onu tetikleyici bir gücün varlık şartı mıdır? Bakamadığı için göremeyen ve göremediği şey her ne ise onu inkâra yeltenen pozitivist düşünüşle şiirde bir arpa boyu yol almak dahi mümkün değilken, maddeye tapılan bir toplumda şiirin ayakta kalabileceği ne cüretle iddia olunabilir? Dinin olmadığı bir yerde düşünüş gayet tabiî yavan ve bayat kalacak, şiirin muhtaç olduğu derinlemesine  hissedişin semtine uğramak olanağındansa mahrum kalınacaktır.
Necip Fazıl'ın, "Şair ki Allah'ın mahrem ülkesi meçhuller âleminin derbeder seyyahıdır." deyişi hiç de rastgele söylenmiş bir söz değildir.


*(http://www.edebifikir.com/poetika/poetika-kelimesinin-tanimi-ve-mahiyeti.html )



(Tahrir, 12, Mart-Nisan 2018)

Takrir-i Sükun






Haritadan bir yer beğendim ölümlerden ölüm
Bir yer, bırak saklı kalsın bende adı
Sünnetten cayıp cayır cayır o ateş beni beklerken
Kesmedim sakallarımı devlet için, bekledim
Gırtlağımda bir harf bir çiçekle bir bahar
Millî Görüş ve yerli İslamcılar

Bekledim işte bir hişt sesine irkilip gelirler diye
Çıkıp gelirler diye bir gün bir yerden
Bir bilemedim yine de yani
Tereddüde düşüyor insan
Düşer de zaten âmenna
Âmenna koş kaldır başını düşmüşse düşeceği varsa
Sürteceği hem geç saatlere kadar tek başına dışarda
Gecenin bu vakti hem de Taksim'de
Tek başına o kadın haliyle

Feministlere göre ne kadar da küstah bir şairsin
Küstah kaygısız ve tırsak
Şimdi boşver ama sen bunları
Baş koy bu yola hatta bravo bak
Bir gitar bir saz maz tıngırdat
Aç avuçlarını yalvar yakar ol nazlan
And içerken üç yudumda bir de hiç çekinmeden
Çök dizlerine


Tuttuğun takım tuttuğun dilek
Ve kimin ahı tutmuşsa, kimin ahını almışsan
Korkuyorsun da sanki
Çatıştığın o çatık kaşlı kara kâfirin kırbacından
Korkma

Üstüne üstlük yeniden ve yeniden ve var gücüyle gelip
Seni kavgamızdan alıkoyan çekip alan
Seni alık alık sokağın bir ucunda baktıran bu kahpelikten sıyrıl
Emr-i marufumu da yaptım yeri gelmişken hazır
Tam burasında şiirin

Şimdi
Ey diye haykırıp konuşmak istiyorum sizlere, ey
Konuşmak,vurmak,duymamak
Vurmak hiç durmadan öldüresiye, vurdumduymaz olmak
Bir şeyler anlatmak sevdiğime dönüp, bir şeyler
Ellerimi bırakma, vatan millet sakarya
Nizâm-ı âlem için devlet-i ebed müddet
Ve kızılelma

Kapıma dayan dayan kemiğe
Paslı bir bıçak gibi bıçkın
Çiçeksiz ve aşksız yazıyorum sevdiğim ben çok zaman
Politik hırçın ve kavgazan
Çok zaman bir öğrenci deyip
Buradan buralardan bu şehirden bunalıp
Dönüp arkasına bile bakmadan insanın
Neyse


Boğaziçi'ni ama sen birincilikle bitirdin boşver
Boşver hem iş güç sahibi oldun
Çoluk çocuğa karıştın
Ekmek derdi geçim derdi derken
Koskoca adam oldun
Korkulur mu lan hiç
Takrir-i sükûndan


(Fayrap, 106, Mart 2018)




N'olur Islak Islak






Bakma öyle teşbihte hata olur
Yaralı serçe yarasını dağlar tam şuramda şimdi
Şuramda bir ses gibi sıkışıp kalır adın
Öyle bakma, ayakta ayıplanır bütün yaşadıklarım
Çekilip gidiyor aramızdan o dehşet güzelliğin
Kekeme! Biraz göğsün daralır, daralır zaman
Dinmez, devrik, devr-i daim olan hızı ve telaşıyla
Çok çığlıklı çok çetrefil bir dünyadır duyar nabzını
Yarım kalan bir hesabı var elbet bu acının
Göremiyor, onu karanlıktan
Sen çek çıkar kurşunları o kuşların kalbinden
Çek çıkar kendini, haykır yâri, alabildiğine bağır
Şehir söz hakkı verir bir sevdiği olana
Talihim kara, gidişin uzak ve mezar yerleri sonsuzluk
Çık kapılara karşıla, düş yollara erkenden
Gelmek üzredir kalbim, zorlukların üstesinden.


Ben bu çirkef çağın güzelim
Çarkına çomak sokarım
N'olur ıslak ıslak
Yeter ki ıslak ıslak 
Bakma öyle


Başımızı sokacak sıcak bir şiirimiz olsun isterim sonra 
Oturma grupları arasında Müslüman ve anti-demokrat
İsterim doğmasın hiç bankalara ve şirketlere güneş
Atıl oğlum derler ve atılır manşetler, medya köpektir
Karizmatik reklam yüzü gibi dimdik diklenen bir tebessüm
Gelir de kurtarır her sabah ertelenen öfkemizi
Bakma öyle, toplu taşımada sıkışır elbet, herkesin kalbi
Peronun orta kısmına doğru 
Yoğun duygular ilerler
Belki ...


İki lafın belini hep kırar
Mitinglerde nutuk, parti broşürlerinde vaatler ve reklamlar
Bir kaplumbağa evini arar
Bir çiçek, yeşerir gözlerimi gözlerine dikince
Kılpayı kaçar aklı, bize bir yerden tanıdık gelen dünyanın


Yüzü yok artık yüzümün, insan içine çıkmaya
Mesele anlaşıldıysa, dağılabilirsin kalbim!

(Zifir, 5, Ocak 2018)

Çanlar Sustu Ve Fakat



“...binlerce yılın yabancısı bir ses
değdi minarelere: Tanrı uludur Tanrı uludur
polistir babam
Cumhuriyetin bir kuludur...” dizelerinin yer aldığı 'Amentü' şiirini Diriliş Dergisi'nde yayımlayan şair İsmet Özel, ihtida edip İslâmla müşerref olduğunu bir bakıma duyurmak ister gibiydi. Kendisi, kendi içinde çalıp duran çanları susturmuş ve binlerce yılın aşinası bir sesi, hakikatin sesini, kalemine değdirmeye başlamıştı
Şimdi ben “Ben Müslüman'ım" diyen insanların saflarına katılıp buralarda husûsî bir yer işgal edebilecek miyim? Kendimi bir zümreye ait olmam hasebiyle parsayı toplamaya hasredeceksem, saflarda husûsî bir yer işgal ediyor oluşum, küfür düzenine memleket sathında yayılma imkânı temin etmekten başka neye yarayacak? Bir yerde bir inancın kök salması îmân, şuur ve mücâdele ile mümkünken, bugün sahip olduğunu iddia ettiği fikrin gerekleriyle taban tabana zıt bir hayat modelinin müdafaası ve tasvibi içerisinde ömür sürenlerin yutturduğu her ne ise, ona itiraz etmemekle Allahû Teâlâ’nın gazabına uğruyoruz.
“Ben Müslümanım ama ezanın Türkçe okunmasını münasip gören fikirler ve zümreler de muteberdir. ”diyen insanların uzlaşmaya değer bir tarafı var da bir ben mi kaldım buralarda, bundan bîhaber?
Ve yine bir ben miyim, İslam şeriatı dışında Türklüğün var olabileceğine ihtimal verenlerin ahmaklığına bıyık altından gülen?
“Tanrı Türk’ü korusun diyenler Allah’tan ümidini kesmiş hâldedir.” sözünü sarf eden şairin elbet bir bildiği var.
İbâdetleri Türkçeleştirme hareketlerinin ilk adımları Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde Ali Suavi ve Ziya Gökalp gibi Türkçü fikirlere sahip kişiler tarafından atılmıştı. Ne Ali Suavi'ye ne de Ziya Gökalp'e avucunu yalatamadık.
Sarıklı ihtilâlci olarak bilinen Ali Suavi, hutbenin Türkçe okunması talebini dillendirmiş olmakla beraber, gayri-İslâmî olduğu apaçık ortada duran bu hevesi kursağında kalmıştı. Her ne kadar Ali Suavi görememiş olsa da laik ve milliyetçi(!) Halk Partisi idaresindeki toy cumhuriyet marifetiyle 5 Şubat 1932’de ilk Türkçe hutbe İstanbul Süleymaniye Camii’nde okundu.
Ve Ziya Gökalp 1918 yılında Yeni Hayat dergisinde yayımlamış olduğu 'Vatan' şiirinde ezanımızdaki lisânî değişimin sinyallerini veriyordu:
"Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur
Köylü anlar manasını namazdaki duanın
Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’an okunur
Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüdâ'nın
Ey Türk oğlu işte senin orasıdır vatanın."

Ziya Gökalp’in hayalleri ise bu dizelerin yazılmasından 14 yıl sonra gerçekleşebildi.30 Ocak 1932’de Hafız Rifat Bey, İstanbul Fatih Camii’nde ikindi ezanını, henüz yasal bir düzenleme yapılmamış olmasına rağmen önce Arapça ve arkasından Türkçe olarak okudu. İslâm ordusu ile çanların susturulduğu Türk vatanında, binlerce yılın yabancısı bir sesti artık, minarelere değmekte olan.
Üstâd Necip Fazıl’ın 'Türk'e dinini, dilini ve özünü kaybettirmeye memur bir katliam müessesesi' dediği Halk Partisi eliyle yaşatılacak zulümlerin yeni bir bahanesi olarak aslından uzak ve özüne yabancı ezan...
Kitlesel mânâda ilk ve son itiraz Devlet-i Âliye-yi Osmâniyye'ye başkentlik yapmış olan Bursa’dan, Ulu Camii'nden gelmiş, camii cemaati Arapça ezan taleplerini içeren sloganlarla yürüyüşe geçerek vilayet önünde toplanmıştı. Ancak olay yerine gelen polis bu kalabalığı dağıtmış ve birçok kişiyi de gözaltına almıştı.
Tek parti zulmünün bağımlı, taraflı ve güdümlü yargılamaları neticesinde 4 kişi beraat ederken, 5 kişi 2 ay ağır hapis, yedi kişi birer yıl ağır hapis, yedi kişi de 5 ay ağır hapis cezasına çarptırıldı.(Cumhuriyet 2.5.1933)

Her ne kadar denetimden uzak taşrada, kısmî olarak-ve zannediyorum büyük bir korku ve telaş içerisinde-ezan Arapça okunmaya devam etse de 18 yıl boyunca ezanın aslî şekline derin bir hasret duyulur olmuştu.
Hasretin bitmesi, yaraların dinmesi ve demokrasi iddiası ile sürdürülen anti-demokratik yapının mağlubiyeti,14 Mayıs 1950’de yapılan genel seçimlerde Demokrat Parti’nin zafer elde etmesi ile mümkün olabildi.
Ceza Kanunu'nda yer alan 'Arapça ezan ve kamet okuyanlar' kısmı 16 Haziran 1950’de kanundan çıkarılarak kabul edildi. Bu değişiklik aslına bakılırsa ezanın Türkçe okunmasını yasaklamıyor, bilakis ezan hangi dilde okunmak istenirse istensin buna bir serbestiyet tanıyordu.
Bu serbestînin halktaki yansımalarını ve karşılığını anlamak için, Son Posta Gazetesi'nin 18.06.1950 tarihli haberine göz atmakta yarar var:
Ezanın din dili ile okunması serbestliğini radyo ve gazeteden öğrenen İzmitliler bugün öğle (17 Haziran) namaz vaktini sabırsızlıkla beklemişlerdir. Müezzinler çift olarak ezana başladıklarında hocalar da halkla beraber dua ederek, hazırlanmış olan kurbanlıklar kesilmiştir. Halk ağlayarak birbirini tebrik edip kucaklaşmıştır. Ayrıca dün toplanan 1200 imzalı tebrik teli de bugün BMM başkanlığına çekilerek laikliğin hürriyete kavuşmasından dolayı dokuzuncu devre BMM'ne İzmitliler minnetlerini bildirmişlerdir. Köylerde de ezan vakti halk kadınlı erkekli olarak camileri doldurmuşlar ve ezanı gözyaşları dökerek dinlemişlerdir."

"Yeter,söz milletin!" diyerek iktidara gelmiş bulunan Demokrat Parti’yi iktidardan uzaklaştırmak için yapılan 27 Mayıs darbesinin sebeplerinden biri olarak da, ezana getirilmiş olan bu serbestiyet gösteriliyordu.
Üstâd Necip Fazıl 'O Zeybek ‘şiirinde zeybeğine, Merhum Ali Adnan Menderes’e şu dizelerle sesleniyordu:
Zeybeğim, kalkamaz, dirilemez mi?
Odası mühürlü, girilemez mi?
Şu ters akan sular çevrilemez mi?

Ne güne dek böyle gider bu devran?
Zeybeğim, bir sel ol, bir çığ ol davran!

İmdi, hâl böyleyken, son ve hak din İslamiyet’in küfür çevreleri ile ve küfrün ta kendisi ile asla uzlaşmayan bir kurtuluş reçetesi olduğu bütün açıklığı ve ihtişamıyla Ümmet-i Muhammed'e bildirilmişken, beni solun ucuz hümanizmine, Halk Partisi’nin sahte hürriyetperverliğine kim, nasıl ikna edebilir?
Ve ben nihayet, ‘Hamidiye Türküsü ‘nü söyleyenlerin söyletenlere olan üstünlüğünü, şüpheye yer bırakmayacak surette tasdik etmişken,akl-ı evvel birtakım bürokrat ve idarecinin koltuk hevesi için celladıma gülümsüyor oluşuna niçin iştirak edeyim?
Memleketi yoktan var ettiğini iddia eden zümrenin,küfür hesabına hakikat dolandırıcılığı yapan zümre ile gözden ırak bir yerde cilveleştiğini işitmekte olan da yalnız ben miyim?


(Ayasofya, 22, Ocak-Şubat 2018)

Dünya Tabirleri






Çilemi çektim, gidemedi bir yere
Geriye iç çekip can çekişen bir yaşamak kaldı senden
Ezberlenmiş replikler unutuldu ve döndü dünya yol yakınken
Geri bile gelmedi giden, kavuşmanın zincirleri attı
Metrobüslerden banka kuyruklarından ve faizlerden kaçarak
Çıkaracak gibi oldum, gözlerini bir yerden

Biliyorum
Babamı bana veren, vakti gelince geri alır onu benden
İçine çekilir annem, arkasından Yasinler ve zikirler 
Müslümandır karalar bağlamaz, kabuk bağlar yaradır
Ölüm ve ölüler
Bayramdan bayrama hatırlanır

Ve tabiri mümkündür dönüp yüzümüze bir daha bakan dünyanın
Gelemeyiz çok zaman, sevinmek ters köşeye yatmıştır hep
İçi içine sığmayan parantezde bir yaraya şerh koyulur
Ben bu şehrin nesiyim 
Bu acının yerlisi
Bu kahrın nesi olur 

Taşımalar ve konutlar topludur hepiniz şahit olun 
Bir kafam kaldı kaldıysa burda 
O da allak bullak

(Ketebe Piyan, 7, Şubat 2018)


Şımarık Nişantaşı Şairleri





Bismillahirrahmanirrahim.

"Her ictimaî ve insanî vasıtaya el koyacaksınız: Kitaba, gazeteye, şiire, romana, sahneye ve sanata ." diyor Nurettin Topçu. Biz kimiz? Memlekette, kökünü 1839 Tanzimat Fermanı'nın ilanında bulan hangi çevreler ve düşünceler kitap, gazete, şiir, roman, sahne ve sanat sahasında hangi uyanıklıktan yararlanarak İslâm toplumu üzerinde kültürel bir hegemonya kuruyor da, Nurettin Topçu oyunu lehimize çevirmemiz gerektiği hususunda bizi ikaz ediyor? Kimler anti-demokratik yollarla iktidar(güç) kazandıktan sonra milletin ve ümmetin değerlerini yoksayan teşebbüslerini san'at perdesi altında gizledi de Müslümanlar bu zokaları büyük bir memnuniyetle midesine indirmekte tereddüd göstermedi?

Allahu Ekber demekte ısrar eden ve bütün ahval ve şerait içinde olsa dahi bu kutsal ısrarını sürdüreceğine iman ettiğimiz aziz İslam toplumumuzun, memlekette 'Tanrı Uludur' fiyaskosuna ve komedisine sahip çıkan kafayla olan vuruşmasının bir yerlerinde bir yer işgal eden kültürel iktidar mes'elesi, aynı zamanda kavga ve davamızın dönüm noktalarında mühim bir kıymeti de ihtiva eder.

Kültürel iktidar ol şeydir ki, Hababam Sınıfı sevimliliğiyle mü'minin tahtel-şuuruna nüfuz ederek mübarek üç aylarımızdan biri olan Şaban ismini 'inek' lakabıyla aşağılamakta hınzırlık ve şeytanî bir gâvurluk taşımaktadır.

İslâm'a olan husumetlerini biraz şuura sahip her Müslüman'ın ilk bakışta kolayca fark edebileceği bu çevreleri tanımak ve topluma dönüp ' mânânızın ve mânânızla beraber maddenizin ve varlığınızın da en azılı kâtilleri bu sol-kemalist-seküler çevrelerdir' diyerek ifşa etmekte niçin atalete kapıldık yahut neyden ve kimlerden çekindik?

Sırtımızdan vuruldukça sırtını sıvazladığımız, 'bizimkiler' takdir edip alkış tuttukça şımaran, Batıcı ve laik çevreler, kendi ideolojilerini bayraklaştıran büyüklerinden(!) ilham almış olacaklar ki; içinden çıktığı topluma arkasını dönmekten ve kendi insanını aşağılamaktan da trajik şekilde keyif almaktadır. Keyif alıyor olmalarının ötesinde ve dışında, tepeden inmeci ve dayatmacı zihniyetin gayrimeşrû çocuğu olarak doğmuş bulunan bu insanlar, insanına tepeden bakmanın da kaliteli ve elitist san'atlarının (!) olmazsa olmaz şartlarından biri olduğu vehmine kapılmaktadır. Bahse konu olan çevrelerin 'bidon kafalı' diye tarif edip hiçbir entelektüel birikimlerinin de olmadığı iddialarını diri tutmaya çalıştıkları İslâmcı-dindar-mukaddesatçı çevreler, bizzat kendi öz bünyesinden meydan yerine çıkarttıkları büyük fikir, san'at ve kültür adamlarıyla da bu ucuz iddiaları kuru gürültü ve lakırdılara kapılmadan çürütmüş ve topyekûn imha etmek marifetini göstermiştir. Sezai Karakoç'tan bir 'Diriliş' ve Necip Fazıl'dan ruhumuzun ve mânâmızın bekçisi 'Büyük Doğu' neslini yetiştiren insanlar, meyhanelerinden, ışıklı salonlarından, cilâlı vitrinlerinden ve saçlarını sararttıkları boğuk kuaför salonlarından uyuz bir kibir ve ukalalıkla kendisini aşağılayanlara ve din ve ahlak inkârcısı maddeci-materyalist kafalardan zuhur eden şiire sırt çevirmek mecburiyeti altındadır.

Devleti kuran ideoloji olmaklığıyla, kendi içlerinde dışladıkları insanların girmesine imkân tanımayan, aşılmaz duvarları bir işçi titizliğiyle ören ve aldıkları bunca dersten sonra bile örmeye devam eden toplum kesimleri, kültürel iktidarlarını temin etmek ve sürekli sûrette ayakta tutmak adına Devlet'in her türlü olanaklarını seferber etmişlerdi. Kültürel iktidarı elde etmek siyasal iktidarı elde etmek kadar kolay değildir ve kısa bir çalışma temposunun ertesinde hemen kazanılamaz. O, sürekliliğe, devamlılığa, samimi bir gayrete muhtaçtır. Vakti geldiğinde yerin altında kızgınlaşan ve taşıdığı mukaddes öfkesiyle beraber yeryüzünde alevler saçacak olan bu iktidarın elde edilebilmesi, sadece maddede bizi kurtaracak olan -maddede bile kurtarıp kurtaramayacağı mechul-silah sanayisinden, otoyol ve köprü inşaatından çok daha kıymetli ve ehemmiyetlidir.
Tanzimat sonrası Paris ve sair yerlere bir Devlet projesi olarak eğitim görmeye giden gençlerin, değerlerine yabancı birer Batıcı olarak memlekete dönmesiyle başlayan özünden uzak san'at ve fikir anlayışı, modernleşmeci cumhuriyet ideolojisiyle Türkiye üzerinde bütün köksüzlüğüne, temellendirilememiş güdüklüğüne rağmen kökleşme imkânı elde etti. Günümüzde bu programlı teşebbüslerin meyvesini verdiğini de derin bir üzüntüyle ifade etmek zorundayız, kendimizi hesaba ve sorguya çekerek bu yenilmişlik hâlini de üzerimizden bir an evvel atmalıyız. Müstehcen televizyon dizilerine, yüzlerce sayfalık romanlarında karakterlerini yatak odasından çıkaramayan ahlâksız ucuz romancılara, şairliği sahte bir melankoli ve alkoliklik hâli sanıp şiiri şuurdan koparmak isteyen şairimsilere itibar etmeyerek mücadelenin bir yerinden başlamış olabiliriz belki.
Özellikle yerlilik ve millilik vurgusu yapan ve her alanda Batılı ve gayri-İslâmî unsur ve ideolojileri yenik düşürme iddiasında olan mukaddesatçı-İslâmcı münevverlerin, böylesine ehemmiyetli bir mes'eleyi gündemlerine almaları için Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın özeleştiri mahiyeti de taşıyan bir konuşmasını beklemeleri ziyadesiyle incelenmeye ve üzerinde düşünülmeye muhtaçtır. Sayın Erdoğan" Siyasi olarak iktidar olmak başka bir şeydir; sosyal ve kültürel iktidar ise başka bir şeydir. Biz 14 yıldır kesintisiz iktidarız. Ama hâlâ sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var.” dedikten sonra gerek sol-seküler çevrenin eli kalem tutanlarında gerekse dindar kesimde ,kültürel iktidar mes'elesinin üzerinde daha büyük bir ciddiyetle durulur oldu. Dindar bir nesil ve 'yeni Türkiye' projelerinin hayata geçirilmesi kültürel sahada var olan sol-laik hegemonya ve dikta altında mümkün görünmüyor. Hayata geçirilmiş olsa da kalıcı şekilde memleket sathında varlığını devam ettirmesi muhaldir. Türkiye'yi eski karanlığına sürükleme hayalleri kuranların, siyasal iktidarlarını tesis edip Devlet'in bütün imkânlarını ellerine aldıktan sonra değerlerimize yabancı şiire de romana da sahneye de taze kanlar pompalamaya kaldıkları yerden devam edeceklerini öngörmek için özel yeteneklere sahip olmaya da lüzum yoktur, huylu huyundan vazgeçmeyecektir çünkü, bellidir.

Kültürel iktidarın el değiştirmesini sivil bir çabanın ertesinde mümkün görüyorum ben. Kültürel sahada değişimi siyasîlerden, bürokratlardan beklemenin bize zaman kaybettirmekten başka vereceği herhangi bir neticesi yoktur. Politika reel-politiğin, konjonktürün ve dünya sisteminin çizdiği çerçevenin dışına çıkarak kültürel sahada yapıcı atılımlar yapması mümkün olmayan bir mecradır zira. Değişim memleketin en ücra köşelerinden başlayıp baştan başa dışımızı, dışımızla beraber de şuurumuzu tesiri altına alması hâlinde görünür kılınabilecektir.
Cumhuriyet ideolojisi resmî tarih yazıcılığı üzerinden bir haklılık propagandası üretiyorsa bu husus da kültürel iktidarın bir diğer ayağı sayılabilir. Kökleşmiş ve ruhlarımıza kadar işlemiş olan İslâm nizâm ve ahlâkı, tarih kitapları eliyle hakarete uğrayıp aşağılanmışsa Müslümanlar büyük istiklâl harbini de kaybetmiş demektir .Aliya İzzetbegovicin “Savaş ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir.” sözünü bu düşünceyi temellendirmek için bahse dâhil edebiliriz. Asırlık yerleşik düzenimizi değiştirmek üzerine kurulmuş bulunan hareket ve ideolojiler, bizi 'İstiklâl Harbi'nin mağlup devletlerinin" yaşam tarzına benzetmekle yüklendikleri misyonları tamamladıkları vehmine kapılmaktadırlar. Bizler İslâmî bir hayat tarzının yeniden canlanabilmesi ve her alanda hâkim olması sûretiyle bu vehimlerini boşa çıkarmak yükümlülüğü altındayız.

Şair Süleyman Çobanoğlu "Türkçe, Yunus Emre''nin huzurunda diz çökerek Müslüman olmuş bir dildir.” der. Bugün biz,Türk şiirine, romanına, sahnesine ve san'atına yeniden İslâmî bir hüviyet kazandırmak sûretiyle varlığımızın da istikbâlini teminat altına almış olacağız. Algılarıyla oynanmış ve aşağılık kompleksine kapılmış kayıp nesiller olmamaya yeminli gençler olabilmek duasını her zaman içimizde saklı tutacağız.

Yüce Allah Âl-i İmrân Suresi 139. Ayet-i Kerîmesi'nde şöyle buyuruyor " Ve lâ tehinû ve lâ tahzenû ve entumul a'levne in kuntum mu'minîn." Yani " Ve gevşemeyin ve mahzun olmayın!Eğer mü'min iseniz üstün olan sizsiniz.". O hâlde televizyon karşısında uyuşturulmamış ve gevşememiş bir zihne sahip bir şekilde ve mahzun olmadan bu mücadelede saf tutan mü'minler olabiliriz.
Üstâd Necip Fazıl'ın 'Zindandan Mehmede Mektup’ şiiri kökü dışarda bazı hükümetlerce hor görülüp cemiyyet hayatından dışlanan insanımıza nasıl varolabilme şuuru aşılamışsa bugün de aynı vazifeyi yüklenmeye devam etmektedir. Şiir şu mısralarla nihayet bulur:

"Mehmed'im, sevinin, başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!"

Yarınların bizim olması, devlet kadrolarından Fetöcü hainlerin temizlenmesi gibi kültürel alanda da imanımızın kâtili fikir ve anlayışların bizzat öz elimizle temizlenmesi duasıyla.

(Ayasofya, 21, Ocak-Şubat 2018)

Kavga Başlarken




Raşit Ulaş Ağabey'e

dünya hali, kalbimiz kırık ve sahalardan uzağız
bu yaralar, hem biraz muğlak dedim kendi kendime
geçmiyor, kimsenin gözlerinden dört nala
ama şu hep geçiyor aklımdan:
umudu öldürmezler, umut ölürse çünkü, film biter

belki sonra cenk, çokça iman, biraz kılıç
sallamıştık, elbet yine sallarız şaha doğru
kavganın vakti gelmez ama kalkar gidersek, Allah çağırdı
ve dedim, bundan sonra kin tutar aşkın nöbetini
yaram hâlâ açık, defteri kapar mısın?

acılar da sararan kağıtlar gibi katlanılmıyor çok defa
-anladım-
bu yüzden bu dünyanın, neresinden dönülse kârdır
çünkü kalbim, dağılıyor ezberden, koca bir Devlet gibi
devrân, gidiyorum ama bir gün dönerim der gibi
kılıçlar sıyrılacak şimdi kınından
sonra kıpkızıl bir kan, iyi halden yırtacağız, bismillah!

dalgınlığım memleketedir, doğrulup gözlerine baktım mı
pusup kalıyor çığlığım bir köşede, sorma

yanacak diyorum cümle kâfirler, besbelli
harbederken mermisi biten ordular kadar şaşkın
vakit tamam, gün ağardı, çağrıldık
ateşin var mı

(Ayasofya, 20, Kasım-Aralık 2017)