5 Ekim 2018 Cuma
Necip Fazıl: Meçhuller Aleminin Derbeder Seyyahı
Fransızcada poétique, İngilizcede poetic, Almancada poetik, İtalyancada poetica, Latincede poetica, Yunancada poétiké gibi karşılıkları bulunan, (Okay 2005, 17) “yapmak”, “üretmek”, “yaratmak” gibi anlamları olan poiein fiilinden türemiştir. (Sumer 1996, 36) Bizde ise Şemsettin Sami, Kâmûs-ı Fransevî’de poétique kelimesine “fenn-i şiir, ilm-i aruz” manasını verir. (Şemsettin Sami 1905,1718)
Poetikayı, günümüzdeki birçok edebiyat araştırmacısı gibi, İsmail Çetişli “Herhangi bir şairin şiir sanatı hakkındaki derli toplu görüş, anlayış ve fikirlerini ihtiva eden yazı veya eseri”(Çetişli 2004, 79) şeklinde tanımlarken, Hakan Sazyek de “şiir sanatının değişik türlerinde ve tarzlarında yazılmış ürünleri açıklayan, yorumlayan, şerh eden bir inceleme yöntemleri bütünü olmaktan çok, şiirle ilgili/şiire ilişkin her türlü meseleyi genel ölçekte ele alan, bir başka deyişle bu meseleleri belli bir örneğe bağlı kalmadan irdeleyen bir bilgi dalı” (Sazyek 2001, 331) olarak nitelendirmektedir(*)
Poetika, kaba hatları ve en basit hâliyle bu.
Doğumundan ölümüne beşiğinden mezarına kadar çilesini çektiği fikir arayışını dizelerine aksettiren Necip Fazıl, "Çile" adlı eserinin sonunda poetikasına da yer vermiştir. Şair, şiir, şiirde usul, şiirde gâye, şiirin unsurları, şiirde kütük ve nakış, şiirde şekil ve kalıp, şiirde iç şekil, şiir ve cemiyet, şiir ve hayat, şiir ve din, şiir ve müsbet ilimler, şiir ve devlet başlıkları altında poetikasını beyan eden Necip Fazıl, dizeleri ile yaşadığı zamanın ve cemiyetinin akışına müdahale etmekle yetinmemiş, kendisinden sonra gelen nesilleri de etkilemiştir.
Üstada göre şair, üstün arayışa, anlayışa ve nihayet üstün idrâk kıvamına erişmek, şuurlanmak mecburiyeti altındadır. Şayet şair, "sadece kör ve sığ duygu plânına mıhlı kalırsa, insan postu içinde hayvanda bile bulunmayan bir bönlük, bir yersizlik arzedecektir."
Bu poetik tavır ve duruşunu, "Anladım işi sanat Allah'ı aramakmış; / Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış. " dizelerinde açık bir şekilde okuyabilmek mümkündür. Şiir diye ortaya konulan şeyin dar his kesâfetini aşamaması hâlinde, o şey çelik çomak oyunundan ibaret bir oyalanma şekli olarak kalacaktır. Öyleyse şair ne ucuz lirizmin biricik müşterisi ne de kendisi ile birlikte parçası olduğu cemiyeti uçuruma sürükleyen bir felaket hazırlayıcısıdır. O daima şuurun külfet yüklü dünyasına kucak açan, öteler ötesinden insanlara hakikati getiren ve bununla da kalmayıp hakikatin ihtişam ve yüceliğine toplumu ikna etmeye talip bir fikir, mânâ ve imân işçisi...
Ve şiir...
Yazılan ve önümüze sunulan şeyin şiir olduğuna ikna olabilmemiz için o şey, bünyesinde neleri ihtiva etmek mecburiyeti altındadır? Ne yalnız fikir ne de yalnız histen ibaret söz ve söylev curcunası... "Şiirin ana maddesi sayılan ham ve cılk duygu, ve şiire en uzak nesne bilinen sert ve kuru düşünce teker teker yalnız kaldıkça hiçbir şiir, zarfını kendi başına imlâ etmek talihine eremez. " diyen Necip Fazıl'ın poetik inancında şiirin temel unsuru, "tahassüs edasına bürünmüş gizli fikirdir." Yani şiir salt duygudan da salt fikirden de oluşabilecek bir edebî tür değildir. Hissiyat içinde fikriyat bir bakıma eriyecek ve bu muazzam oluş ve eriyiş dondurularak, dizeler hâlinde kâğıda kondurulup aslî yerine kurulacaktır.
İmdi, şiir ve şair böyleyken, şiirin ve şairin cemiyet içindeki yeri neresidir? Milletin bağrından çıkıp serpildikten sonra yine aynı milletin sînesine saplanan ruh ve mânâ inkârcısı sözüm ona san'at ve sanatçıdan ne menfaat beklenebilir? Gerçek mânâda şiir ve şair, icâb etmesi hâlinde, yerine söz söyleme hak ve imtiyazını elde ettiği milletinin, küfür, delâlet ve helâke sürüklendiğini hiç çekinmeden söylemek zorundadır. Tıpkı "Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak." diyerek kalabalıkları imân ve İslâm hudutları içerisinde tutma gâyesine bir ömrün adanması gibi. O, karanlığın içinde boğulan topluma ışık tutarken kendi hafakanlarından dahi bîhaber, bir vecd hâline ayak diretmeyen itaatkârdır.
Şiir ve cemiyet başlığı altında, şiir ve cemiyet arasındaki münasebeti şu cümlelerle tamamlar Necip Fazıl: "Şiir ve şair, cemiyetin en mahrem ve en sadık, en gerçek ve en emin münadileridir.[münadi: bağırarak bir şeyi ilân eden.]"
1947'de yazmış olduğu ‘Destan’ şiirinde yer alan “Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?” dizesiyle insanları uyandırmaya çalışmış ve sonrasındaki dizelerle adeta dili tutulan, içine çekilen ve gücün şımarttığı iktidar ve iktidar çevreleri eliyle küstürülüp sessizliğe mahkûm edilen yığınların münadiliğini yapmaya gönüllü gibidir.
Ya din şiirin nesi olur? Din şiiri çelmeleyici bir engel unsuru mu, yoksa onu tetikleyici bir gücün varlık şartı mıdır? Bakamadığı için göremeyen ve göremediği şey her ne ise onu inkâra yeltenen pozitivist düşünüşle şiirde bir arpa boyu yol almak dahi mümkün değilken, maddeye tapılan bir toplumda şiirin ayakta kalabileceği ne cüretle iddia olunabilir? Dinin olmadığı bir yerde düşünüş gayet tabiî yavan ve bayat kalacak, şiirin muhtaç olduğu derinlemesine hissedişin semtine uğramak olanağındansa mahrum kalınacaktır.
Necip Fazıl'ın, "Şair ki Allah'ın mahrem ülkesi meçhuller âleminin derbeder seyyahıdır." deyişi hiç de rastgele söylenmiş bir söz değildir.
*(http://www.edebifikir.com/poetika/poetika-kelimesinin-tanimi-ve-mahiyeti.html )
(Tahrir, 12, Mart-Nisan 2018)
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder