5 Ekim 2018 Cuma

Çanlar Sustu Ve Fakat



“...binlerce yılın yabancısı bir ses
değdi minarelere: Tanrı uludur Tanrı uludur
polistir babam
Cumhuriyetin bir kuludur...” dizelerinin yer aldığı 'Amentü' şiirini Diriliş Dergisi'nde yayımlayan şair İsmet Özel, ihtida edip İslâmla müşerref olduğunu bir bakıma duyurmak ister gibiydi. Kendisi, kendi içinde çalıp duran çanları susturmuş ve binlerce yılın aşinası bir sesi, hakikatin sesini, kalemine değdirmeye başlamıştı
Şimdi ben “Ben Müslüman'ım" diyen insanların saflarına katılıp buralarda husûsî bir yer işgal edebilecek miyim? Kendimi bir zümreye ait olmam hasebiyle parsayı toplamaya hasredeceksem, saflarda husûsî bir yer işgal ediyor oluşum, küfür düzenine memleket sathında yayılma imkânı temin etmekten başka neye yarayacak? Bir yerde bir inancın kök salması îmân, şuur ve mücâdele ile mümkünken, bugün sahip olduğunu iddia ettiği fikrin gerekleriyle taban tabana zıt bir hayat modelinin müdafaası ve tasvibi içerisinde ömür sürenlerin yutturduğu her ne ise, ona itiraz etmemekle Allahû Teâlâ’nın gazabına uğruyoruz.
“Ben Müslümanım ama ezanın Türkçe okunmasını münasip gören fikirler ve zümreler de muteberdir. ”diyen insanların uzlaşmaya değer bir tarafı var da bir ben mi kaldım buralarda, bundan bîhaber?
Ve yine bir ben miyim, İslam şeriatı dışında Türklüğün var olabileceğine ihtimal verenlerin ahmaklığına bıyık altından gülen?
“Tanrı Türk’ü korusun diyenler Allah’tan ümidini kesmiş hâldedir.” sözünü sarf eden şairin elbet bir bildiği var.
İbâdetleri Türkçeleştirme hareketlerinin ilk adımları Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde Ali Suavi ve Ziya Gökalp gibi Türkçü fikirlere sahip kişiler tarafından atılmıştı. Ne Ali Suavi'ye ne de Ziya Gökalp'e avucunu yalatamadık.
Sarıklı ihtilâlci olarak bilinen Ali Suavi, hutbenin Türkçe okunması talebini dillendirmiş olmakla beraber, gayri-İslâmî olduğu apaçık ortada duran bu hevesi kursağında kalmıştı. Her ne kadar Ali Suavi görememiş olsa da laik ve milliyetçi(!) Halk Partisi idaresindeki toy cumhuriyet marifetiyle 5 Şubat 1932’de ilk Türkçe hutbe İstanbul Süleymaniye Camii’nde okundu.
Ve Ziya Gökalp 1918 yılında Yeni Hayat dergisinde yayımlamış olduğu 'Vatan' şiirinde ezanımızdaki lisânî değişimin sinyallerini veriyordu:
"Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur
Köylü anlar manasını namazdaki duanın
Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’an okunur
Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüdâ'nın
Ey Türk oğlu işte senin orasıdır vatanın."

Ziya Gökalp’in hayalleri ise bu dizelerin yazılmasından 14 yıl sonra gerçekleşebildi.30 Ocak 1932’de Hafız Rifat Bey, İstanbul Fatih Camii’nde ikindi ezanını, henüz yasal bir düzenleme yapılmamış olmasına rağmen önce Arapça ve arkasından Türkçe olarak okudu. İslâm ordusu ile çanların susturulduğu Türk vatanında, binlerce yılın yabancısı bir sesti artık, minarelere değmekte olan.
Üstâd Necip Fazıl’ın 'Türk'e dinini, dilini ve özünü kaybettirmeye memur bir katliam müessesesi' dediği Halk Partisi eliyle yaşatılacak zulümlerin yeni bir bahanesi olarak aslından uzak ve özüne yabancı ezan...
Kitlesel mânâda ilk ve son itiraz Devlet-i Âliye-yi Osmâniyye'ye başkentlik yapmış olan Bursa’dan, Ulu Camii'nden gelmiş, camii cemaati Arapça ezan taleplerini içeren sloganlarla yürüyüşe geçerek vilayet önünde toplanmıştı. Ancak olay yerine gelen polis bu kalabalığı dağıtmış ve birçok kişiyi de gözaltına almıştı.
Tek parti zulmünün bağımlı, taraflı ve güdümlü yargılamaları neticesinde 4 kişi beraat ederken, 5 kişi 2 ay ağır hapis, yedi kişi birer yıl ağır hapis, yedi kişi de 5 ay ağır hapis cezasına çarptırıldı.(Cumhuriyet 2.5.1933)

Her ne kadar denetimden uzak taşrada, kısmî olarak-ve zannediyorum büyük bir korku ve telaş içerisinde-ezan Arapça okunmaya devam etse de 18 yıl boyunca ezanın aslî şekline derin bir hasret duyulur olmuştu.
Hasretin bitmesi, yaraların dinmesi ve demokrasi iddiası ile sürdürülen anti-demokratik yapının mağlubiyeti,14 Mayıs 1950’de yapılan genel seçimlerde Demokrat Parti’nin zafer elde etmesi ile mümkün olabildi.
Ceza Kanunu'nda yer alan 'Arapça ezan ve kamet okuyanlar' kısmı 16 Haziran 1950’de kanundan çıkarılarak kabul edildi. Bu değişiklik aslına bakılırsa ezanın Türkçe okunmasını yasaklamıyor, bilakis ezan hangi dilde okunmak istenirse istensin buna bir serbestiyet tanıyordu.
Bu serbestînin halktaki yansımalarını ve karşılığını anlamak için, Son Posta Gazetesi'nin 18.06.1950 tarihli haberine göz atmakta yarar var:
Ezanın din dili ile okunması serbestliğini radyo ve gazeteden öğrenen İzmitliler bugün öğle (17 Haziran) namaz vaktini sabırsızlıkla beklemişlerdir. Müezzinler çift olarak ezana başladıklarında hocalar da halkla beraber dua ederek, hazırlanmış olan kurbanlıklar kesilmiştir. Halk ağlayarak birbirini tebrik edip kucaklaşmıştır. Ayrıca dün toplanan 1200 imzalı tebrik teli de bugün BMM başkanlığına çekilerek laikliğin hürriyete kavuşmasından dolayı dokuzuncu devre BMM'ne İzmitliler minnetlerini bildirmişlerdir. Köylerde de ezan vakti halk kadınlı erkekli olarak camileri doldurmuşlar ve ezanı gözyaşları dökerek dinlemişlerdir."

"Yeter,söz milletin!" diyerek iktidara gelmiş bulunan Demokrat Parti’yi iktidardan uzaklaştırmak için yapılan 27 Mayıs darbesinin sebeplerinden biri olarak da, ezana getirilmiş olan bu serbestiyet gösteriliyordu.
Üstâd Necip Fazıl 'O Zeybek ‘şiirinde zeybeğine, Merhum Ali Adnan Menderes’e şu dizelerle sesleniyordu:
Zeybeğim, kalkamaz, dirilemez mi?
Odası mühürlü, girilemez mi?
Şu ters akan sular çevrilemez mi?

Ne güne dek böyle gider bu devran?
Zeybeğim, bir sel ol, bir çığ ol davran!

İmdi, hâl böyleyken, son ve hak din İslamiyet’in küfür çevreleri ile ve küfrün ta kendisi ile asla uzlaşmayan bir kurtuluş reçetesi olduğu bütün açıklığı ve ihtişamıyla Ümmet-i Muhammed'e bildirilmişken, beni solun ucuz hümanizmine, Halk Partisi’nin sahte hürriyetperverliğine kim, nasıl ikna edebilir?
Ve ben nihayet, ‘Hamidiye Türküsü ‘nü söyleyenlerin söyletenlere olan üstünlüğünü, şüpheye yer bırakmayacak surette tasdik etmişken,akl-ı evvel birtakım bürokrat ve idarecinin koltuk hevesi için celladıma gülümsüyor oluşuna niçin iştirak edeyim?
Memleketi yoktan var ettiğini iddia eden zümrenin,küfür hesabına hakikat dolandırıcılığı yapan zümre ile gözden ırak bir yerde cilveleştiğini işitmekte olan da yalnız ben miyim?


(Ayasofya, 22, Ocak-Şubat 2018)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder