5 Ekim 2018 Cuma
Şımarık Nişantaşı Şairleri
Bismillahirrahmanirrahim.
"Her ictimaî ve insanî vasıtaya el koyacaksınız: Kitaba, gazeteye, şiire, romana, sahneye ve sanata ." diyor Nurettin Topçu. Biz kimiz? Memlekette, kökünü 1839 Tanzimat Fermanı'nın ilanında bulan hangi çevreler ve düşünceler kitap, gazete, şiir, roman, sahne ve sanat sahasında hangi uyanıklıktan yararlanarak İslâm toplumu üzerinde kültürel bir hegemonya kuruyor da, Nurettin Topçu oyunu lehimize çevirmemiz gerektiği hususunda bizi ikaz ediyor? Kimler anti-demokratik yollarla iktidar(güç) kazandıktan sonra milletin ve ümmetin değerlerini yoksayan teşebbüslerini san'at perdesi altında gizledi de Müslümanlar bu zokaları büyük bir memnuniyetle midesine indirmekte tereddüd göstermedi?
Allahu Ekber demekte ısrar eden ve bütün ahval ve şerait içinde olsa dahi bu kutsal ısrarını sürdüreceğine iman ettiğimiz aziz İslam toplumumuzun, memlekette 'Tanrı Uludur' fiyaskosuna ve komedisine sahip çıkan kafayla olan vuruşmasının bir yerlerinde bir yer işgal eden kültürel iktidar mes'elesi, aynı zamanda kavga ve davamızın dönüm noktalarında mühim bir kıymeti de ihtiva eder.
Kültürel iktidar ol şeydir ki, Hababam Sınıfı sevimliliğiyle mü'minin tahtel-şuuruna nüfuz ederek mübarek üç aylarımızdan biri olan Şaban ismini 'inek' lakabıyla aşağılamakta hınzırlık ve şeytanî bir gâvurluk taşımaktadır.
İslâm'a olan husumetlerini biraz şuura sahip her Müslüman'ın ilk bakışta kolayca fark edebileceği bu çevreleri tanımak ve topluma dönüp ' mânânızın ve mânânızla beraber maddenizin ve varlığınızın da en azılı kâtilleri bu sol-kemalist-seküler çevrelerdir' diyerek ifşa etmekte niçin atalete kapıldık yahut neyden ve kimlerden çekindik?
Sırtımızdan vuruldukça sırtını sıvazladığımız, 'bizimkiler' takdir edip alkış tuttukça şımaran, Batıcı ve laik çevreler, kendi ideolojilerini bayraklaştıran büyüklerinden(!) ilham almış olacaklar ki; içinden çıktığı topluma arkasını dönmekten ve kendi insanını aşağılamaktan da trajik şekilde keyif almaktadır. Keyif alıyor olmalarının ötesinde ve dışında, tepeden inmeci ve dayatmacı zihniyetin gayrimeşrû çocuğu olarak doğmuş bulunan bu insanlar, insanına tepeden bakmanın da kaliteli ve elitist san'atlarının (!) olmazsa olmaz şartlarından biri olduğu vehmine kapılmaktadır. Bahse konu olan çevrelerin 'bidon kafalı' diye tarif edip hiçbir entelektüel birikimlerinin de olmadığı iddialarını diri tutmaya çalıştıkları İslâmcı-dindar-mukaddesatçı çevreler, bizzat kendi öz bünyesinden meydan yerine çıkarttıkları büyük fikir, san'at ve kültür adamlarıyla da bu ucuz iddiaları kuru gürültü ve lakırdılara kapılmadan çürütmüş ve topyekûn imha etmek marifetini göstermiştir. Sezai Karakoç'tan bir 'Diriliş' ve Necip Fazıl'dan ruhumuzun ve mânâmızın bekçisi 'Büyük Doğu' neslini yetiştiren insanlar, meyhanelerinden, ışıklı salonlarından, cilâlı vitrinlerinden ve saçlarını sararttıkları boğuk kuaför salonlarından uyuz bir kibir ve ukalalıkla kendisini aşağılayanlara ve din ve ahlak inkârcısı maddeci-materyalist kafalardan zuhur eden şiire sırt çevirmek mecburiyeti altındadır.
Devleti kuran ideoloji olmaklığıyla, kendi içlerinde dışladıkları insanların girmesine imkân tanımayan, aşılmaz duvarları bir işçi titizliğiyle ören ve aldıkları bunca dersten sonra bile örmeye devam eden toplum kesimleri, kültürel iktidarlarını temin etmek ve sürekli sûrette ayakta tutmak adına Devlet'in her türlü olanaklarını seferber etmişlerdi. Kültürel iktidarı elde etmek siyasal iktidarı elde etmek kadar kolay değildir ve kısa bir çalışma temposunun ertesinde hemen kazanılamaz. O, sürekliliğe, devamlılığa, samimi bir gayrete muhtaçtır. Vakti geldiğinde yerin altında kızgınlaşan ve taşıdığı mukaddes öfkesiyle beraber yeryüzünde alevler saçacak olan bu iktidarın elde edilebilmesi, sadece maddede bizi kurtaracak olan -maddede bile kurtarıp kurtaramayacağı mechul-silah sanayisinden, otoyol ve köprü inşaatından çok daha kıymetli ve ehemmiyetlidir.
Tanzimat sonrası Paris ve sair yerlere bir Devlet projesi olarak eğitim görmeye giden gençlerin, değerlerine yabancı birer Batıcı olarak memlekete dönmesiyle başlayan özünden uzak san'at ve fikir anlayışı, modernleşmeci cumhuriyet ideolojisiyle Türkiye üzerinde bütün köksüzlüğüne, temellendirilememiş güdüklüğüne rağmen kökleşme imkânı elde etti. Günümüzde bu programlı teşebbüslerin meyvesini verdiğini de derin bir üzüntüyle ifade etmek zorundayız, kendimizi hesaba ve sorguya çekerek bu yenilmişlik hâlini de üzerimizden bir an evvel atmalıyız. Müstehcen televizyon dizilerine, yüzlerce sayfalık romanlarında karakterlerini yatak odasından çıkaramayan ahlâksız ucuz romancılara, şairliği sahte bir melankoli ve alkoliklik hâli sanıp şiiri şuurdan koparmak isteyen şairimsilere itibar etmeyerek mücadelenin bir yerinden başlamış olabiliriz belki.
Özellikle yerlilik ve millilik vurgusu yapan ve her alanda Batılı ve gayri-İslâmî unsur ve ideolojileri yenik düşürme iddiasında olan mukaddesatçı-İslâmcı münevverlerin, böylesine ehemmiyetli bir mes'eleyi gündemlerine almaları için Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın özeleştiri mahiyeti de taşıyan bir konuşmasını beklemeleri ziyadesiyle incelenmeye ve üzerinde düşünülmeye muhtaçtır. Sayın Erdoğan" Siyasi olarak iktidar olmak başka bir şeydir; sosyal ve kültürel iktidar ise başka bir şeydir. Biz 14 yıldır kesintisiz iktidarız. Ama hâlâ sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var.” dedikten sonra gerek sol-seküler çevrenin eli kalem tutanlarında gerekse dindar kesimde ,kültürel iktidar mes'elesinin üzerinde daha büyük bir ciddiyetle durulur oldu. Dindar bir nesil ve 'yeni Türkiye' projelerinin hayata geçirilmesi kültürel sahada var olan sol-laik hegemonya ve dikta altında mümkün görünmüyor. Hayata geçirilmiş olsa da kalıcı şekilde memleket sathında varlığını devam ettirmesi muhaldir. Türkiye'yi eski karanlığına sürükleme hayalleri kuranların, siyasal iktidarlarını tesis edip Devlet'in bütün imkânlarını ellerine aldıktan sonra değerlerimize yabancı şiire de romana da sahneye de taze kanlar pompalamaya kaldıkları yerden devam edeceklerini öngörmek için özel yeteneklere sahip olmaya da lüzum yoktur, huylu huyundan vazgeçmeyecektir çünkü, bellidir.
Kültürel iktidarın el değiştirmesini sivil bir çabanın ertesinde mümkün görüyorum ben. Kültürel sahada değişimi siyasîlerden, bürokratlardan beklemenin bize zaman kaybettirmekten başka vereceği herhangi bir neticesi yoktur. Politika reel-politiğin, konjonktürün ve dünya sisteminin çizdiği çerçevenin dışına çıkarak kültürel sahada yapıcı atılımlar yapması mümkün olmayan bir mecradır zira. Değişim memleketin en ücra köşelerinden başlayıp baştan başa dışımızı, dışımızla beraber de şuurumuzu tesiri altına alması hâlinde görünür kılınabilecektir.
Cumhuriyet ideolojisi resmî tarih yazıcılığı üzerinden bir haklılık propagandası üretiyorsa bu husus da kültürel iktidarın bir diğer ayağı sayılabilir. Kökleşmiş ve ruhlarımıza kadar işlemiş olan İslâm nizâm ve ahlâkı, tarih kitapları eliyle hakarete uğrayıp aşağılanmışsa Müslümanlar büyük istiklâl harbini de kaybetmiş demektir .Aliya İzzetbegovicin “Savaş ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir.” sözünü bu düşünceyi temellendirmek için bahse dâhil edebiliriz. Asırlık yerleşik düzenimizi değiştirmek üzerine kurulmuş bulunan hareket ve ideolojiler, bizi 'İstiklâl Harbi'nin mağlup devletlerinin" yaşam tarzına benzetmekle yüklendikleri misyonları tamamladıkları vehmine kapılmaktadırlar. Bizler İslâmî bir hayat tarzının yeniden canlanabilmesi ve her alanda hâkim olması sûretiyle bu vehimlerini boşa çıkarmak yükümlülüğü altındayız.
Şair Süleyman Çobanoğlu "Türkçe, Yunus Emre''nin huzurunda diz çökerek Müslüman olmuş bir dildir.” der. Bugün biz,Türk şiirine, romanına, sahnesine ve san'atına yeniden İslâmî bir hüviyet kazandırmak sûretiyle varlığımızın da istikbâlini teminat altına almış olacağız. Algılarıyla oynanmış ve aşağılık kompleksine kapılmış kayıp nesiller olmamaya yeminli gençler olabilmek duasını her zaman içimizde saklı tutacağız.
Yüce Allah Âl-i İmrân Suresi 139. Ayet-i Kerîmesi'nde şöyle buyuruyor " Ve lâ tehinû ve lâ tahzenû ve entumul a'levne in kuntum mu'minîn." Yani " Ve gevşemeyin ve mahzun olmayın!Eğer mü'min iseniz üstün olan sizsiniz.". O hâlde televizyon karşısında uyuşturulmamış ve gevşememiş bir zihne sahip bir şekilde ve mahzun olmadan bu mücadelede saf tutan mü'minler olabiliriz.
Üstâd Necip Fazıl'ın 'Zindandan Mehmede Mektup’ şiiri kökü dışarda bazı hükümetlerce hor görülüp cemiyyet hayatından dışlanan insanımıza nasıl varolabilme şuuru aşılamışsa bugün de aynı vazifeyi yüklenmeye devam etmektedir. Şiir şu mısralarla nihayet bulur:
"Mehmed'im, sevinin, başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!"
Yarınların bizim olması, devlet kadrolarından Fetöcü hainlerin temizlenmesi gibi kültürel alanda da imanımızın kâtili fikir ve anlayışların bizzat öz elimizle temizlenmesi duasıyla.
(Ayasofya, 21, Ocak-Şubat 2018)
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder