REMZİ KÖPÜKLÜ
Çıktı ve bu dağınık adamı kendine getirdi
14 Haziran 2020 Pazar
Sesiyle Bir Hayat
silah gerekti silah saydım sesini, günah gerekti günah
çok çürüdü çenem çiğnemekten, dişlerimde karanfil, sevgilim naber
alnımdaki ter belki bir grev başlatır, bebeğimiz büyür büyür gider gözlerin
hadi kalk ve halhal tak bileklerine temmuzdur çünkü gelen
temmuzdur ve hükmü yoktur metrolarda mertliğin, başlar nümayiş
sakalını kırpar dergâhta derviş, öpsem faiz biner sevgilim naber
etimi nasıl da deşti şarapnel, dün delmiş gibi yeşil
seninse sesin hala çok soyut, gün biter başlar baban
taşlar yerine oturmalı, taşmadan sabrı aşkın
gözleri çok güzel, bu kızı almalıyım
bunca dosya bunca boşnak, ağır ceza önünde bunca kürt
hiçbir yasa hiçbir tüzük, dönmeni hesaba katmadı
nefesini sen çek yine içine çek çekebilirsen
çünkü sesin bir gülü küllükte boğuyor gibi güzel
ellerini ver araba çarpmasın, ada vapuru kaçmasın meydana gel
bir belaysa bu sırtlar çiçek, çürük bir çıbansa patlar
tütsün diye çünkü son ocak, tetikte beklettim çocukları bile çok zaman
gitmedi günaha elim, helalim bu masmavi gök, bu kız, bu nağme
varsa yoksa düşte tokluk, vitrinde et ve tende tapu
vermiyor kimse vekâlet
tut ki taptıkları put, sen geldin de devrildi ardından
çarşılara çıktın çoraklaştı cebin, ne din bıraktılar sende ne iman
kınandın kırık diye kanadın, açtın ama açlığın tak etmedi canına
göründü gözüne her dalda bir dar pantolon, taşındı burdan mecaz
şimdi yalnız şövale deklanşör ve yalan
(Hece, Mayıs 2020, Sayı 281)
29 Nisan 2020 Çarşamba
Edebiyat Ortamı Şiir Yıllığı-2020
16 Mart 2020 Pazartesi
İstihbarat Tarihi Üzerine Doyurucu Yazılar: Gölge Oyunu
Spot: “İnsan toplulukları kendi
varlıklarını geliştirmek ve başkaları üzerinde üstünlük kurabilmek için
istihbarat faaliyetlerine merak duydular ve bu alanda çok çeşitli teknikleri
denediler. ”
Giriş
Kasım 2019’da Timaş
Yayınları tarafından yayımlanan İlkin Başar Özal imzalı İstihbaratın Kısa Tarihi: Gölge Oyunu adlı eser, diplomasinin
görünmeyen gizemli elini -casusluk faaliyetlerini- merak eden okurlar için
nitelikli bir başucu kitabı oldu.
Kitap, uluslararası
arenada sözünü dinleten güçleri tüm yönleriyle ve gerçek anlamıyla
tanıyabilmenin casusluk ve gizli operasyonlara ilişkin malumat edinmekle mümkün
olduğu iddiasıyla açılıyor. Gerçekten de insanoğlu politikayla tanıştığı günden
beri başka otorite ve yapılanmalar üzerinde egemenlik tesis etmek için
ajanların ve el altından yürütülen gizli politikaların imkânlarını
kullanmıştır. Bu dünya neresinden bakarsak bakalım gizemli bir dünyadır ve
geniş kitlelerde her zaman korkuyla karışık alaka uyandırır.
Casusluk konulu
eserler, bu derin merakı bir nebze olsun gidermiştir. Bu türün en meşhur
örneklerini verenler arasında istihbarat işlerine karışan isimler de vardır.
Böylelikle eserler ikna edicilik ve inandırıcılık vasfını haiz olabilmiştir.
Her ne kadar istihbarat faaliyetlerinin sıkıcı rutinini anlatmaktan öteye
gidememişse de Birinci Cihan Harbi’nde İngiliz casusluğu misyonunu üstlenen W.
Somerset Maugham, Ashenden or The British Agent adlı kitabında deneyimlerini
aktarmıştı.
Ajanlığın gizemli
dünyası sanatın diğer pek çok alanında da kendisine yer buldu. Karanlık ve
soğuk figürlerle okurların beğenisine sunulan romanların yanında fantastik araç
gereçlere sahip aksiyon kahramanlarını barındıran sinema filmleri de ilgi
gördü, dikkat çekti. Sözgelimi sınırsız yetkilerle donatılan, İngiltere’nin
çıkarına olması kaydıyla bir başkasını öldürmesi dahi mazur görülen, lüks
arabalara binip pahalı saatler takan İngiliz ajanı James Bond karakterine tamı
tamına 25 film çekildi.
İstihbarat faaliyetleri
hakkında çalışmalar yürüten tarihçileri ise bekleyen bir sorun vardı; o da iyi
bir istihbaratçının arkasında az iz bırakıyor olmasıydı. Sahiden de bir
casusluk faaliyeti hakkında fazlaca bilgiye ulaşabiliyorsak şayet, bundan casusun
işinde mahir olmadığını anlamış oluruz.
Gelişen Tekniğin İstihbarat
Faaliyetlerindeki Yansımaları
Soğuk Savaş
Dönemi’nin sona erip Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla beraber pek çok gizli
belge üzerindeki siyasal kısıtlamalar ortadan kalktı ve bu durum çalışma imkânlarını
oldukça artırdı. Ayrıca tarihsel süreç içerisinde elde edilen kazanımlar ve
tecrübeler bu imkânları daha da artırdı. Öyle ki gelişen teknolojilere paralel
olarak sinyal alışverişi yapabilen böcekler üretildi. Böylece rekabet edilen
devletlerin mahrem odalarına, bürokrasi ağının kılcallarına kadar girme
marifeti gösterilebildi.
Yazar İlkin Başar
Özal, kitabın tam burasında örnekleri çoğaltarak istihbarat tarihine alaka
duyan okurlarını iyiden iyiye heyecanlandırmayı başarıyor:
Bulgar gizli
servisi ve KGB tarafından geliştirilen bir suikast aracı olan Bulgar
şemsiyesinden minox kameraların tarihine kadar geniş yelpazede doyurucu
içerikler sunuluyor.
İstihbaratın Kısa Tarihi:
Gölge Oyunu’nu kısa
episode’lara ayrılmış biyografik roman parçası olarak nitelendirmek pek de
hatalı olmayacaktır sanırım. Zira yazar, ele aldığı nam salmış casusların
serüvenini, tarihsel ciddiyeti ve gerçekliği yüksek metinlerle mercek altına
alıyor.
Sidney Reilly,
Alfred Redl, Roger Casement, Fritz Joubert Duquesne, Mata Hari gibi istihbarat
tarihinin dikkat çeken isimlerinin benzersiz maceralarını okuduğunuzda,
ilgilerinizin daha da artacağından ve bu konuda yazılmış başka kaynaklara da
müracaat etme iştiyakı duyacağınızdan eminim.
Bir Osmanlı İstihbarat
Örgütlenmesi: Teşkilat-ı Mahsusa
Batı’nın istihbarat
tarihi incelendikten sonra gözümüzü kendi topraklarımıza da çevirme fırsatı
yakalıyoruz eserde.
Osmanlı’da gizli
bilgilere ulaşma faaliyetleri Teşkilat-ı Mahsusa adı altında örgütsel görünüm
arz etmeye başlamıştı. Teşkilat, 1914 yılında Harbiye Nezareti’ne bağlanınca
kurumsal bir kimlik de kazandı.
Örgüt, Birinci
Cihan Harbi esnasında Kafkas Cephesi’nde Rus kuvvetlerini yıpratma başarısı
gösterebildi. Akabinde de Kanal Harekâtı’nda görev aldılar. İngiliz askeri
birlikleri hakkında Türk ordusu yararına istihbarat sağlamakla kalmayıp gözcü
mevkilerin ve makineli tüfek depolarının yerini de tespit ettiler.
İz bırakmama ve sır
saklama konusunda o denli hassaslardı ki, yakalanan üyeler sorgu sırasında
kendilerine yöneltilen soruları yanıtsız bırakma cesareti dahi göstermişlerdi.
Amerikan İstihbarat Servisi CIA
1947 yılına
gelindiğinde Truman, istihbarat tarihinin en büyük kurumlarından olan CIA’yı
kurdu. CIA ilk dönemlerinde doğaçlama hareket etmiş, bir plan-programa bağlı
olarak yol almamıştı. Fakat takvimler 1950 yılını gösterdiğinde teşkilatın
görev tanımının kapsamı genişletildi: Casusluk, psikolojik savaş, örtülü
operasyonlar ve paramiliter faaliyetler CIA’nın yetkileri arasında sayıldı.
Teşkilatın ilk
faaliyetlerinde utanç verici acemilikler de yoğundu esasında:
Devrim yapmaları
için Doğu Avrupa’ya gönderilen casusların çabaları tam bir fiyaskoyla
sonuçlanmıştı. Öyle ki kimisi tutuklandı kimisi de idam edildi.
Tüm bu menfi
hadiselere ek olarak CIA’nın ilk üyelerinin gelişmeleri ıskalamış olduğuna
değinmekte de yarar var. Sözgelimi Sovyetler Birliği’nin 1949 yılında atom
bombası konusunda ilerlediğini gazetelerden öğrenmiş olmaları, Amerikan
istihbaratçılarının ilk adımlarının toyluğunu ve zayıflığını ispata kâfi gibi
duruyor. Ayrıca Kuzey Kore’nin Güney Kore’yi işgalini de Kore Savaşı’na Çin’in
dâhil olacağını da öngörme mahareti gösterememişlerdi.
(Kitabın Ortası Dergisi, Ocak 2020, Sayı 34)
Coğrafyanın Penceresinden Çağı Anlamak: Why Geograpy Matters
Spot: “Modern zamanlarda dünyaya sözünü
dinletebilmek, biraz da coğrafya bilmenizle ve hızla meydana gelen gelişmeler
arasındaki bağlantıları keşfetmenizle alakalıdır.”
Giriş
Otuzdan fazla kitabın yazarı olan Harm De Blij’in Why
Geograpy Matters (Coğrafya Neden Önemlidir) adlı eseri, Ağustos 2019’da Hece
Yayınları tarafından Türkçe ’ye kazandırıldı. Çevirinin altında ise Fatma
Yavaş-Baki Kaya imzası var.
Toplumsal olarak özellikle modern dönemde gerekçelerini ve
gerçek yüzünü bir türlü tespit edemediğimiz durumlara maruz bırakılıyoruz.
Bütün bu gelişmeleri aydınlatma iddiasında olan komplo teorileri ise zaten
karışık olan zihnimizi daha da karıştırmaktan başka bir işe yaramıyor aslında.
Dünya üzerinde hegemonya tesis etmek isteyenlerin jeostratejik yaklaşımlarını
ve tarihsel süreç içerisinde gerçekleşen politik güç mücadelelerini, bunun
yanında medeniyetimizin de gelinen noktada konumunu ve bize biçilmek istenen
rolleri bilebilmemiz için özgün içerikler sunuluyor eserde.
Aşağı yukarı üç yüz yıldır mutat hale gelen toplumsal ve
siyasal mağlubiyetler nedeniyle yenilmeyi içselleştirmiş vaziyetteyiz adeta.
Art arda gelen felaketler karşısında bir çıkış yolu arayan toplum, aklı ve
bilimi referans alarak değil de fallarla ve büyülerle yeni imkânlar açmayı
deniyor. Bu eser sayesindedir ki, sisteme karşı programlı ve rasyonel
refleksler geliştirmek isteyip de nereden başlayacağını bilemeyenler başlangıç
alt yapısını inşa ediyor.
Coğrafya Neden Bu Kadar Önemlidir?
Her neye ilişkin olursa olsun bilgi, rekabetin vahşi
boyutlara eriştiği günümüzde sahibine kuvvet temin eder. Bugün küresel ve
bölgesel düzeyde gerçekleşen sorunlar çok hızlı geliştiğinden ulusal yönetimin
erkleri seri bir biçimde karar vermeye zorlanır oldu.
Sözgelimi 2010 Aralık’ında Tunus’ta bir Pazar yerinde
gerçekleşen hadiseler dalga dalga yayıldı ve Arap Baharı olarak tanımlanan bir
dizi olayı tetikledi. Libya’da ve Suriye’de yaşanan iç savaş karşısında Avrupalı
ve Amerikalı siyasilerin tavrı ve alacağı kararlar son derece belirleyici
olmuştur. Elbette buralarda siyasete sağlıklı fikirler sunacak uzmanlar vardır
fakat hükümet temsilcilerinin onlara ne kadar kulak verdiği de bir muammadır.
Buna karşılık karar mercilerinin bilgi düzeyleri de pek iç açıcı değildir.
Irak ve Afganistan’da büyük maliyetlere yol açan savaşlar, uluslararası
sistemin dengelerini alt üst eden ekonomik krizler, Çin’in dünyada hızla artan
görünürlüğü, Avrupa Birliği’nin dağılacağına dair kaygılar gibi pek çok zor
meselenin bir araya geldiği düşünüldüğünde karar mekanizmalarının yaşadığı
güçlükler de anlamlandırılabilir.
İşte tüm bu meselelerin üstesinden gelmenin coğrafya
bilmekle aşılabileceği iddiasında, Harm de Blij. Coğrafyanın sunduğu imkânlar
vasıtasıyla hadiselerdeki bağlantıları ve neden-sonuç ilişkilerini
keşfedebileceğiz.
Bilhassa yayılmacılığı bir devlet politikası haline
getirenlerin haritaları siyasetlerine malzeme yaptıkları bilinen bir gerçektir.
Arizona Üniversitesi’nden Thomas Saarinen tüm dünyadan belirlediği öğrencilerin
zihinsel haritalarını sorguladı ve elde ettiği verilerle de bu gerçeği gözler
önüne serdi. Onlardan bir dünya haritası çizmelerini istedi ve gördüğü tablo
son derece ilginçti. Hemen hemen öğrencilerin tamamı, Avrupa’da bir hayat
sürmüş olmamalarına rağmen çizimlerine Avrupa’dan başlamışlardı. Sömürgeci Batı
politikalarının yansımalarından sadece birisi bu.
Benzer biçimde pek çok hükümet, sürdüreceği politikaları çok
önceden komşularına hissettirirdi. Kendisine ait olmayan toprakları çizdirdiği
haritalarda ülke sınırlarına dâhil eder ve böylelikle belki de yıllar sürecek
çatışmaların fitilini ateşlerdi.
Terörizmin Coğrafi Belirtileri
Dünya 11 Eylül 2001 tarihinde bambaşka bir güne uyanmıştı.
Bir süper gücün başkentinde İkiz Kulelere saldırı gerçekleştiriliyor ve
insanlık bir bilinmezliğe yol alıyordu. Tam dört tane yüklü uçak intihar
pilotlarının elinde ölüm makinesi haline dönüştü, o kadar ki üç binden fazla
insanın hayatını kaybettiği iddia ediliyor. Saldırının kaynakları kadar Amerika
Birleşik Devletleri’nin bu hadisede istihbarat zafiyeti gösterip göstermediği
de muamma olarak kaldı.
11 Eylül saldırılarının akabinde gerçekleşen terör kaynaklı
ölümler ise algılarımızda yer ettiği kadar fazla sayıda değildir. Terörizmin
toplumlar üzerinde doğurduğu dehşet hali, gerçekliğin üzerini örtmüş ve algısal
olanı egemen kılmıştır.
Küresel Isınma ve Rusya
Televizyon ekranlarına sık sık konuk edilen uzmanlar,
yaklaşan küresel ısınmadan bahisle gelecekte dünyayı bekleyen risklere değinir.
Faka zihinlere menfi yönleriyle yerleşen küresel ısınma ve iklim değişiklikleri
Rus coğrafyası adına yeni bir umut ve imkân gibi görünüyor. Sözgelimi Kuzey Buz
Denizi’nde kış buzulunun azalmasıyla birlikte limanlar daha uzun süre hizmet
vermeye devam edecek. Bunun yanında buzların erimesinden sonra Kuzey Buz Denizi’nin
altında yer alan büyük enerji kaynaklarından da istifade etme şansı doğacak.
Bunu gören Rus hükümeti kıta sahanlığı üzerinde hak iddia
etmeye çoktan başladı bile. Daha da ileriye gidip amaçlarını ifşa ettiler ve
Kuzey Kutbu’nda Arktik buzunun altına küçük bir denizaltıyla beraber metal bir
Rus bayrağı yerleştirdiler.
Son olarak da yüksek enlemlerdeki erimelerden sonra en
kuzeydeki donmuş topraklarda da erimeler gerçekleşecek, orman tabakası kuzey
bölgelere doğru yayılmaya başlayacak ve en nihayetinde çorak tundra alanları
daralacaktı.
(Kitabın Ortası Dergisi, Ocak 2020, Sayı 34)
Enver Paşa, Türkistan ve mücadele anıları
Enver Paşa’nın Türkistan mücadelesi sırasında yaverliğini yapmış olan Bartınlı Muhiddin Bey’in hatıraları 2011 yılında Paraf Yayınları tarafından meraklılarına sunuldu. Kitabı hem hatırat hem seyahat hem de tarih kitabı olarak okuyabiliriz.
Kitapta Enver Paşa’nın Türkistan’da başarı elde etmesinin mümkün olup olmadığı tarihsel ciddiyetle ve sorgulayıcı bir zeminde sürdürülüyor. Muhiddin Bey’in en nihayetinde vardığı sonuç ise başarılı olmanın mümkün olmadığı yönünde. Bunu ise yazar şu şekilde gerekçelendiriyor:
Türkistan’da milliyet şuuru neredeyse hiç yoktur. Çarlık Rusya’sı yerli ahaliye herhangi bir müdahale ve baskıda bulunmamak suretiyle onların uyuşukluklarını sürdürmelerini amaçlıyordu. Ayrıca Müslümanlık ferdî uygulamalarda canlılık gösterse de toplum, yalan, talan ve yağma ile geçimini sürdürmede bir beis görmüyordu. Hülasa, bu bölgede Türkçülük ve İslamcılık siyaseti üzerinden yürütülecek bir politikadan beklenen verim alınamayacaktı.
Yazar, harekâtın başarısız olma nedenlerine ilişkin olarak Zeki Velidi Togan’ın gerekçelerine de kısaca değinir. Togan’a göre en temel sebep, Enver Paşa’nın 1,5 ay esir tutulmuş olmasıdır.
Eserde Enver Paşa’nın Türkistan harekâtına ilişkin bir düzlem oluşturulup girizgâh yapıldıktan sonra, Azerbaycan ve Türkistan’da Enver Paşa’ya hasredilen marş, türkü ve şehadetine yazılan ağıtları içeren bir kısım yer alıyor. Bu bölüm kültürel anlamda derli toplu bir içeriği okura sunması hasebiyle son derece dikkate değer duruyor. Bartınlı bir ihtiyat zabiti (yedek subay, asteğmen) olan Muhiddin Bey, tutuklu kaldığı Bekirağa Bölüğü’nden kaçıp Türkistan seferine Enver Paşa’nın yaveri olarak iştirak eder. Daha sonra Enver Paşa özel temsilci olarak Muhiddin Bey’i Afganistan’a gönderir, Enver Paşa’nın şehadet haberini de bu görevi ifa ettiği sırada orada alır. Eseri kıymetli yapan hususiyetlerden biri tarihi birinci elden ve vesikalarla ele alıp aydınlatıyor oluşudur. Her ne kadar hatıratlarda objektif bakış açısından uzaklaşıldığı yönünde eleştiriler çoğu zaman yapılıyor olsa da Muhiddin Bey’in hatıratında ifade ettiği hadiselerin tarihsel gerçeklikle örtüşen yanları daha ağır basar. Sözgelimi Enver Paşa’nın Batum’a gelişi üzerine, Anadolu’ya geçip iktidarı eline geçirme niyeti taşıdığına dair söylentilere dönemin dergilerinde yayımlanan tekzibname niteliğindeki metinlerden istifade ederek mukabele ve muhalefet eder. Dolayısıyla vesikalara dayalı, tarihsel ciddiyetten sapmayan bir hatırat var karşımızda. Enver Paşa ve arkadaşlarının vatanperverliklerine gölge düşürecek art niyetli söylemlere reddiye mahiyetindeki metinler, Berlin’de çıkan Liva-ül İslâm mecmuasından iktibas edilmiştir. Hatırat, ilgilisine bir kaynağı da işaret ettiğinden alaka uyandırabilecek nitelikte duruyor. Kronolojik sıra takip edilerek aktarılan ve kurguya yaslanmayan metin, Enver Paşa’nın Türkistan mücadelesini tek solukta okuma imkânı da sağlıyor okurlara.
Hatıratta ayrıca Enver Paşa’nın dönemin gazetelerinden Öğüd’de yazdığı mektuba da yer açılması, Paşa’nın gündeme dair tavrını ve genel anlamda siyasi fikriyatını ele vermesi adına son derece kıymetli:
“Bizim istediğimiz halkın kendi kendisini idaresine, halkın hâkimiyetine gitmemizdir” diyen Enver Paşa’nın millet iradesine dayanan bir siyasi modele meylini bizzat onun ağzından da duymuş oluyoruz.
Enver Paşa’nın “Biz komünist değiliz. Fakat herhalde halkı mezara götüremeyeceği zenginlik hırsına sevk edecek aşırı kazanç aleyhindeyiz ve aynı zamanda geri bırakacağı evladını tembelliğe sevkten başka bir şeye yaramayan mal yığmak hevesine mani’ olacak ve çalışanların yaşadıkça rahat yaşamalarını temin edecek usullerin vaz’ı (konulması) taraftarıyız.” dediğini de yine bu mektup vesilesiyle keşfediyoruz. Paşa’nın toplumsal çapta ileri sürdüğü ekonomik yaklaşımlarının izlerini görmek esasında epey alaka uyandırıyor.
Anı yazılarına özgü bir hususiyet olarak burada da hatırat sahibinin şahsi izlenimlerine tanık oluyoruz. 1921 sonbaharında Hazar Denizi’nden geçtikleri esnada süt liman bir su yüzeyi oluştuğunu belirten yaver Muhiddin Bey, Enver Paşa’nın günlük hayatının bu yolculuk sırasında da intizamını kaybetmediğini ve okumalarını sürdürdüğünü bir anekdot olarak aktarıyor.
Hatıratta kullanılan üslup sayesinde okur, tarihsel olanın yoğunluğu altında ezilmekten de kurtuluyor. Sözgelimi, seyahat sırasında misafir edildikleri evlerde kendilerini ağırlayanların ikramlarından da bahis açılıyor. Abdurrahman İşabaşı’nın evinde yeni kesilmiş koyun eti, pilav yanında o bölgenin özelliğini yansıtan bir tabak ilave edildiğini belirten Muhiddin Bey, ayrıca kavunların çok tatlı olduğunu, iplere dizilmiş Şam fıstıklarından çerez verildiğini de ekliyor. Bu tür bir anlatı tekniğine başvurulması metnin seyahat yazısı niteliği kazanmasını da sağlıyor.
Hatırat Enver Paşa’nın elim şehadet hadisesinin anlatılması ile nihayetleniyor. Enver Paşa’nın Çegen’de bulunan türbesinin kutsal bir ziyaretgâha dönüştüğünden, her gün hatm-i şerif tilaveti yapıldığından ve Buharalılar tarafından türbede kurbanlar kesildiğinden de yine bu hatırat aracılığıyla haberdar oluyoruz.
Son sayfalarda ilaveten kendisine yer bulan, Enver Paşa’nın Liva-ül İslâm’da yayımladığı yazılar, Paşa’nın İngiliz siyasetine karşı İslam toplumlarını samimi bir dille kardeşliğe ve birlik olmaya çağırması adına işlevsel duruyor. İslam ailesini oluşturan unsurlar arasına İngilizler tarafından atılan nifak tohumlarına dikkat çeken Enver Paşa, İslam milletlerinin cehaletinden istifade ederek aralarındaki en kuvvetli rabıta olan din gerçeğini kırmanın hedeflendiğini apaçık biçimde beyan ediyor. Fakat Paşa tüm bu menfi gelişmelere rağmen ulemanın ve tahsil gören gençlerin varlığıyla İngiliz projelerinin bertaraf edileceği ümidini de her zaman taşıyor.
(Ruhuna Kitap, Mart 2020)
Kitapta Enver Paşa’nın Türkistan’da başarı elde etmesinin mümkün olup olmadığı tarihsel ciddiyetle ve sorgulayıcı bir zeminde sürdürülüyor. Muhiddin Bey’in en nihayetinde vardığı sonuç ise başarılı olmanın mümkün olmadığı yönünde. Bunu ise yazar şu şekilde gerekçelendiriyor:
Türkistan’da milliyet şuuru neredeyse hiç yoktur. Çarlık Rusya’sı yerli ahaliye herhangi bir müdahale ve baskıda bulunmamak suretiyle onların uyuşukluklarını sürdürmelerini amaçlıyordu. Ayrıca Müslümanlık ferdî uygulamalarda canlılık gösterse de toplum, yalan, talan ve yağma ile geçimini sürdürmede bir beis görmüyordu. Hülasa, bu bölgede Türkçülük ve İslamcılık siyaseti üzerinden yürütülecek bir politikadan beklenen verim alınamayacaktı.
Yazar, harekâtın başarısız olma nedenlerine ilişkin olarak Zeki Velidi Togan’ın gerekçelerine de kısaca değinir. Togan’a göre en temel sebep, Enver Paşa’nın 1,5 ay esir tutulmuş olmasıdır.
Eserde Enver Paşa’nın Türkistan harekâtına ilişkin bir düzlem oluşturulup girizgâh yapıldıktan sonra, Azerbaycan ve Türkistan’da Enver Paşa’ya hasredilen marş, türkü ve şehadetine yazılan ağıtları içeren bir kısım yer alıyor. Bu bölüm kültürel anlamda derli toplu bir içeriği okura sunması hasebiyle son derece dikkate değer duruyor. Bartınlı bir ihtiyat zabiti (yedek subay, asteğmen) olan Muhiddin Bey, tutuklu kaldığı Bekirağa Bölüğü’nden kaçıp Türkistan seferine Enver Paşa’nın yaveri olarak iştirak eder. Daha sonra Enver Paşa özel temsilci olarak Muhiddin Bey’i Afganistan’a gönderir, Enver Paşa’nın şehadet haberini de bu görevi ifa ettiği sırada orada alır. Eseri kıymetli yapan hususiyetlerden biri tarihi birinci elden ve vesikalarla ele alıp aydınlatıyor oluşudur. Her ne kadar hatıratlarda objektif bakış açısından uzaklaşıldığı yönünde eleştiriler çoğu zaman yapılıyor olsa da Muhiddin Bey’in hatıratında ifade ettiği hadiselerin tarihsel gerçeklikle örtüşen yanları daha ağır basar. Sözgelimi Enver Paşa’nın Batum’a gelişi üzerine, Anadolu’ya geçip iktidarı eline geçirme niyeti taşıdığına dair söylentilere dönemin dergilerinde yayımlanan tekzibname niteliğindeki metinlerden istifade ederek mukabele ve muhalefet eder. Dolayısıyla vesikalara dayalı, tarihsel ciddiyetten sapmayan bir hatırat var karşımızda. Enver Paşa ve arkadaşlarının vatanperverliklerine gölge düşürecek art niyetli söylemlere reddiye mahiyetindeki metinler, Berlin’de çıkan Liva-ül İslâm mecmuasından iktibas edilmiştir. Hatırat, ilgilisine bir kaynağı da işaret ettiğinden alaka uyandırabilecek nitelikte duruyor. Kronolojik sıra takip edilerek aktarılan ve kurguya yaslanmayan metin, Enver Paşa’nın Türkistan mücadelesini tek solukta okuma imkânı da sağlıyor okurlara.
Hatıratta ayrıca Enver Paşa’nın dönemin gazetelerinden Öğüd’de yazdığı mektuba da yer açılması, Paşa’nın gündeme dair tavrını ve genel anlamda siyasi fikriyatını ele vermesi adına son derece kıymetli:
“Bizim istediğimiz halkın kendi kendisini idaresine, halkın hâkimiyetine gitmemizdir” diyen Enver Paşa’nın millet iradesine dayanan bir siyasi modele meylini bizzat onun ağzından da duymuş oluyoruz.
Enver Paşa’nın “Biz komünist değiliz. Fakat herhalde halkı mezara götüremeyeceği zenginlik hırsına sevk edecek aşırı kazanç aleyhindeyiz ve aynı zamanda geri bırakacağı evladını tembelliğe sevkten başka bir şeye yaramayan mal yığmak hevesine mani’ olacak ve çalışanların yaşadıkça rahat yaşamalarını temin edecek usullerin vaz’ı (konulması) taraftarıyız.” dediğini de yine bu mektup vesilesiyle keşfediyoruz. Paşa’nın toplumsal çapta ileri sürdüğü ekonomik yaklaşımlarının izlerini görmek esasında epey alaka uyandırıyor.
Anı yazılarına özgü bir hususiyet olarak burada da hatırat sahibinin şahsi izlenimlerine tanık oluyoruz. 1921 sonbaharında Hazar Denizi’nden geçtikleri esnada süt liman bir su yüzeyi oluştuğunu belirten yaver Muhiddin Bey, Enver Paşa’nın günlük hayatının bu yolculuk sırasında da intizamını kaybetmediğini ve okumalarını sürdürdüğünü bir anekdot olarak aktarıyor.
Hatıratta kullanılan üslup sayesinde okur, tarihsel olanın yoğunluğu altında ezilmekten de kurtuluyor. Sözgelimi, seyahat sırasında misafir edildikleri evlerde kendilerini ağırlayanların ikramlarından da bahis açılıyor. Abdurrahman İşabaşı’nın evinde yeni kesilmiş koyun eti, pilav yanında o bölgenin özelliğini yansıtan bir tabak ilave edildiğini belirten Muhiddin Bey, ayrıca kavunların çok tatlı olduğunu, iplere dizilmiş Şam fıstıklarından çerez verildiğini de ekliyor. Bu tür bir anlatı tekniğine başvurulması metnin seyahat yazısı niteliği kazanmasını da sağlıyor.
Hatırat Enver Paşa’nın elim şehadet hadisesinin anlatılması ile nihayetleniyor. Enver Paşa’nın Çegen’de bulunan türbesinin kutsal bir ziyaretgâha dönüştüğünden, her gün hatm-i şerif tilaveti yapıldığından ve Buharalılar tarafından türbede kurbanlar kesildiğinden de yine bu hatırat aracılığıyla haberdar oluyoruz.
Son sayfalarda ilaveten kendisine yer bulan, Enver Paşa’nın Liva-ül İslâm’da yayımladığı yazılar, Paşa’nın İngiliz siyasetine karşı İslam toplumlarını samimi bir dille kardeşliğe ve birlik olmaya çağırması adına işlevsel duruyor. İslam ailesini oluşturan unsurlar arasına İngilizler tarafından atılan nifak tohumlarına dikkat çeken Enver Paşa, İslam milletlerinin cehaletinden istifade ederek aralarındaki en kuvvetli rabıta olan din gerçeğini kırmanın hedeflendiğini apaçık biçimde beyan ediyor. Fakat Paşa tüm bu menfi gelişmelere rağmen ulemanın ve tahsil gören gençlerin varlığıyla İngiliz projelerinin bertaraf edileceği ümidini de her zaman taşıyor.
(Ruhuna Kitap, Mart 2020)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)




