15 Eylül 2019 Pazar

Şiirsel Bir Direnişin Filmi: Neruda

Sinema, teknik imkânları ve tematik esnetilebilirliği nedeniyle çok çeşitli çalışma alanları ile dirsek teması halindedir. Edebiyatın, tarihin, müziğin beyaz perdeye yansıtılması sinemaseverlerin dikkatini çekmektedir. Tüm bu alanlardaki birikimleri görsel imkânların zenginliğiyle keşfedebiliyor olmak, bu yapımları cazip kılmaktadır.
Şilili komünist senatör ve şair Pablo Neruda’nın hayatını konu alan Neruda filmini başarıya ulaştıran da bu zenginliklerden besleniyor oluşudur. Tarihe mâl olmuş bir kişinin bireysel tarihi üzerinden koca bir toplumun sosyolojisi ele alınıyor, baskıcı idareler altında yönetilen kitlelerin refleksleri aktarılmaya çalışılıyor.


Senaryosunu Guillermo Calderón‘un, görüntü yönetmenliğini ise Sergio Armstrong‘un üstlendiği bu yapımın tematik tavrı, komünist felsefenin teorilerinden temayüz ettiği için yerelliği değil de evrenselliği ön plana çıkarır hâldedir. Neruda’nın yaşadıklarını, Şili topraklarının nevi şahsına münhasır siyasi atmosferi ile açıklayamayız. Zira bir kişinin, peşine otoriteler tarafından polis takılması da inandıkları değerler nedeniyle ait olduğu topraklardan uzakta yaşamak zorunda bırakılması da tarihin her döneminde ve her coğrafyasında şahit olduğumuz trajik gerçeklerdir.(OrtaKoltuk, Eylül 2019)
Genç ve oldukça hırslı bir polis şefi olan Oscar Peluchonneau, baskıcı Şili yönetimi tarafından Pablo Neruda‘yı yakalayıp tutuklamakla görevlendirilir. Fakat bu takip edilişte aksiyon filmlerinde rastladığımız yüksek hız, tempo ve gerilim hiç yoktur. Nefes kesen bir kovalamaca değil ağır ağır işleyen olay örgüsü sarar, seyircileri. O kadar ki Neruda‘nın köşe bucak kaçtığı gerçeğini unutacak duruma bile düşebiliriz.
Film, polis şefinin içsel konuşmaları üzerinden sürer. Bu konuşmalarda karakterlerin psikolojileri üzerine derin analizler saklıdır. Fakat yine de sık sık araya giren bu konuşmalar, seyircinin kurguya odaklanmasını engelleyici niteliği nedeniyle bir takım mahzurları da içinde barındırır.
Biyografik filmlerin kâhir ekseriyetine yöneltilebilecek menfi eleştirilerin bir kısmı Neruda filmi için de geçerlidir. Filmde Neruda, yalnızca üstün ve olumlu yönleri ile ele alınır. Zaaflarından, günahlarından ve hatalarından hemen hemen hiç bahsedilmez. Dolayısıyla filmi bir Neruda övgüsü olarak da okuyabiliriz. Neruda’nın kadınlara olan düşkünlüğü, arka planda işleniyor olsa da filmin geneline yayılmamış, işlenip geçilmiştir.
İktidar sahipleri, Neruda ile olan mücadelelerinde Neruda’nın ilk eşini propagandaları için kullanmaya çalışmıştır. Radyo programına konuk edilen ilk eş, Neruda’nın hain olmadığını aksine kibar ve dürüst olduğunu vurgulayınca bir anda sözleri kesilir. Bu sahne aslında dünyanın her yerinde gücü elinde tutanların baskıcı politikalarını meşrulaştırmak için medyayı kullandığı gerçeğini, canlı bir şekilde ortaya koyar. Böylelikle Neruda aleyhine yürütülen algı operasyonları, kuvvetli ve gerçekçi enstrümanlarla izleyiciye aktarılmaya çalışılmıştır.

Şili’deki politik baskılar, ister istemez kişilerin ruh dünyasında melankolik, kaotik ve bohem alanlar açıyor. Filmde de bu psikolojik durumları en etkili biçimde aktarabilecek imkânlardan yararlanılıyor. Buradan hareketle kurgudaki boğuk atmosferin, tercih edilen mekânların kasvetli ve loş yapısıyla uyum gösterdiğini söyleyebiliriz.
Filmi, politik argümanların yanında edebiyatın, sanatın ve şiirin kuvvetini ortaya döküyor olması üzerinden de okumak gerekir. Neruda, yazdığı şiirleri küçük topluluklar içinde ezberden okuyarak ait olduğu topluma umudu ve direnişi aşılamaya çalışır. Gerçekten de Neruda’nın yazdığı cesur dizeler, işçi sınıfını ve alt ekonomik sınıflara mensup geniş toplulukları burjuvaziye karşı kışkırtmakta epey mâhir ve tesirlidir. Neruda’nın şiirlerinin işçiler tarafından ve hep bir ağızdan okunduğu sahneler, içerdiği yüksek dozda gerçekçiliği sayesinde adeta filmin vermek istediği mesajı özetlemektedir.
Neruda’nın ağzından okunan şiirler, filmin içindeki dağılımı itibariyle gayet yerinde ve dengelidir. Okurun alâkasını ve dikkatini yoğunlaştırması açısından bu sahnelerin, oldukça işlevsel olduğunu söyleyebiliriz.


Misafir Yazar : Remzi Köpüklü
Replik Köşesi:
• Politikada küstahlık, bir hayranlık biçimidir.
• İyi yazmak için silmesini bilmelisin.
• – Arazi sahibine söylemeden beni, evinizde misafir eder misiniz?
– Birini mi öldürdün?
– Hayır, şey evet, yazarak. Her zaman yazarım.
Yönetmen : Pablo Larraín
Görüntü Yönetmeni : Sergio Armstrong
Oyuncular : Gael García Bernal, Luis Gnecco, Alfredo Castro
Fransa-İspanya-Arjantin-Şili / Biyografik-Polisiye-Dram / 108 Dk.

11 Eylül 2019 Çarşamba

Rövanş’tan Hareketle Ali K. Metin Şiirinin Eleştirisi




Ali K. Metin, Hece, Fayrap ve Ücra dergilerinde yayımladığı şiirlerini Mayıs 2014’te Hece Yayınları’ndan çıkan Rövanş adlı şiir kitabında bir araya getirdi. Remzi Köpüklü yazdı.


Ali K. Metin, Hece, Fayrap ve Ücra dergilerinde yayımladığı şiirlerini Mayıs 2014’te Hece Yayınları’ndan çıkan Rövanş adlı şiir kitabında bir araya getirdi. Şair yalnızca şiirlerini yayımlayıp kenara çekilmemiş ayrıca şiir üzerine kafa yorup derinlemesine şiir eleştirisi yazıları da yazmıştır: Yazıyla Solumak  ( 2002, Dergâh Yayınları), Şiir Harmanı (2007, Ebabil Yayınları) ve Şiirin Adaleti (2005, Okur Kitaplığı). 

Türk şiirinin yatağında hızla akması ancak eleştirinin tıkalı damarları açmasıyla mümkündür ve günümüz edebiyat ortamının, genç şairlerin teorik yazılara günden güne daha az iltifat eder oluşu düşünüldüğünde Ali K. Metin’in bu çalışmaları oldukça kıymetlidir. Fakat ben bu yazıda bir eleştirmen olarak değil Rövanş’tan hareketle şair Ali K. Metin’i ele alacağım.

Kitapta yer alan şiirler üç ayrı bölüme ayrılarak okurun karşısına çıkmış: Rövanş, Göz Nöbeti ve Taze Kan.

Ali K. Metin’in şiire yüklediği misyon şiiri bir itiraz olarak ele alışı ve şiiri Türk kimliği ile bütüncül bir çerçevede değerlendirişi, genel itibarıyla onun İsmet Özel’le bir ruh akrabalığı içerisinde olduğu bilgisini bize veriyor.
“b. Şiirin kıymetini bilen bir uyanıklığı, bundan böyle Türklüğün ontolojik şartları arasında saymamız mümkün.
…4) Bir karakter, bir hayat memat meselesi olarak şiir:Poetik şiarımız tam da budur!” 

(Taze Kan-2, sayfa 73)


Ali K. Metin’in şiirlerinde toplumsal bazı sınıflara, bürokratik tembelliğe, bürokrasinin küresel sisteme entegre oluşuna ve hukuk normlarına çok sert, hatta yer yer argoya kaçan fakat samimi tepkilerinin izlerine rastlıyoruz.

“Şövalye ruhumdan benim devlete hendekten atlayan bir azamet şimdi bir ürperti gelsin
Buna hem Avrupa Birliği yalakaları ve bizim bazı ibne bürokratlar çok şaşırsınlar
Mutlaka ama mutlaka şaşırsınlar
Başka telden çalıyor 657’ye kapak atar atmaz bizim kıçı kırık Türkler”

(Devlete Evet, Devlete Hayır: Bismillah, sayfa 9-10)

Modern çağın ve kapitalist ekonomik modelin, hayatımızı ve hayatımızla birlikte ruhlarımızı da teslim alışını dizelerine mesele eden şairin, sade-minimal yaşam tarzının yanında saf tuttuğunu ironik, mizahi ve konuşma havasıyla kurduğu dizelerinden anlıyoruz:

“[yeni bir koltuk takımı almanın gereğine nihayet inandım]
[bir otomobilimiz olmamasından gittikçe -hani- daha fazla utanır oluyorum]
[tüplü televizyon da tatlım haklısın ele güne ayıp oluyor, çaresine bakacağım üzülme]

(Medeniyete İktisap, sayfa 26-27)

Ali K. Metin’in şiirindeki bu hususiyetler onun neo-epik şiir geleneğinden de epey beslendiği bilgisini veriyor aslında bize. Dünyanın gidişatı üzerine mesai harcayıp toplum adına bir çıkış yolu araması ve söyleyişte yalınlığı-apaçıklığı savunması bu tezimi destekler niteliktedir. Şairin şiir formundan ayrılıp düzyazıya yaklaşan dizeleri, klasik şiir geleneğinin yapısından uzaklaştığını ve fakat yaşayan şiirin nimetlerinden de faydalandığını gösterir. Bu dizeler şairin şiir tavrını ve çeşitli şiir yaklaşımlarını teorik-düşünsel planda ele alması nedeniyle dikkate değerdir:

“Hakiki şiir [bu sebeple] tıkırdamaktan hoşlanmaz
Salt biçimcilerse malum
tıkırdamakla
marufturlar.”

(Taze Kan-1, sayfa 65)

Ali K. Metin şiirinde neo-epik anlayışın etkisi her ne kadar belirgin olsa da birkaç yerde onun Koma Şiir’den ve Fütüristik akımdan beslendiği de bir gerçektir. Fakat bu beslenişi Metin’in şiirlerinin geneline teşmil edebilmek mümkün değildir.

“Taze Kan. Acil Hemen. Aranıyor. Doğruya [doğru].
Doğrusunu Allah [gerçi] [en tabii]
niha-
yetinde.”

(Taze Kan-1, sayfa 61)

İkinci dizede ‘doğrusunu Allah’ denilmiş fakat cümle burada kesilmiştir. Okur burada eksik bırakılan kısmın ‘bilir’ ile tamamlanacağını hiç tereddütsüz fark eder. Dizelerin bu şekilde bir anda kesilmesi 90’lı yıllarda Mustafa Akar ve İsmail Kılıçarslan’ın temsil ettiği fakat devam ettirmediği Koma Şiir anlayışının esintisidir bir bakıma.

Bir başka şiirde ise, barındırdığı ritim açısından akla direkt Nazım Hikmet şiirini getiren bir ahenk vardır:

“Ben çünkü. İstemem. İstemeyiz. Naylon. Devrimler. Falan. Dekadan. Laşmak. Ha sakın. Çünkü biz. Biz. Önemli. Yiz.
Türkler-
Biz. Öyle çok.
Karnımız. Gevezeliğe. Gayrı tok.
Tok.”

(Taze Kan İçin Birinci Zeyl, sayfa 76)

Türk şiirinin geldiği yer itibarıyla dikkat çekilmesi gereken bir diğer husus ise, güncel şiir üzerinde tekleyen dizelerin hâkimiyet kurması tehlikesidir. Türkçe’nin dil imkânları zorlandığında aslında bu tehlikenin bertaraf edilmesi pek de meşakkatli değildir. Fakat bu verimi elde etmek programlı ve inatçı bir çalışmaya ihtiyaç duyar. Bugün edebiyat dergilerinde görünen, çeşitli ortamlarda kalem oynatan isimlere bu anlamda bir görev düşmektedir.

Tam bu noktada Ali K. Metin’in Medeniyete İntisap şiirine dikkat çekmek zihin açıcı ve yerinde olacaktır:

“Yarın ertesi gün her gün
Tamam her şey zamanında
Haklısın haklısınız haklılar
Ekonomiye vakit var çalışacağım”

İlk dizede aynı kelimelerin tekrarı, ikinci dizedeki ‘haklılar’ ve üçüncü dizedeki ‘var’ kelimelerindeki ses yakınlığı ile şair gürül gürül akan bir şiirle buluşturur okurunu.  Türk şiirinin yatağında aynı hızla akması, büyük ölçüde bu bilinçle oluşturulmuş şiirlerin varlığına bağlıdır desek pek de yanılmış olmayız.


(Dünya Bizim, Eylül 2019)