21 Aralık 2019 Cumartesi

Özgün Tekniğiyle Bir Ayfer Tunç Romanı: Suzan Defter



Suzan Defter, Ayfer Tunç’un daha önce yayımladığı Taş Kağıt Makas adlı hikaye kitabının içerisinde de yer alan ve Can Yayınları tarafından 2011 yılında mini roman olarak basılıp okura sunulan bir kitap. Hemen hemen her okur daha kitabın ilk sayfalarını çevirirken kitapta bir basım hatası olduğu yanılgısına kapılıyor. Zira Ayfer Tunç, son derece özgün ve deneysel bir teknikle kurgulayıp sürdürüyor romanını. Şöyle ki:
Eser aynı günlerde tutulmuş iki farklı kişinin günlükleri üzerinden ilerliyor. Bu nedenle de cümle yapılarına kahraman bakış açılı anlatım tarzının egemen olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz. Sol tarafta Ekmel Bey’in, sağ tarafta ise Derya’nın günlüklerini bulabiliyorsunuz. Daha önce böyle bir teknikle karşılaşmamış okurlar ilk sayfalarda oldukça güçlük çekseler de zamanla kurgunun kuvvetine kendilerini teslim edebiliyorlar. Küreselleşmenin boğduğu modern insanın, kent içindeki derin yalnızlığı ve bunalımı eserin genel atmosferine epey hâkim görünüyor.

Ekmel Bey avukatlık yapmak suretiyle geçimini sağlarken eşinden ayrılmış ve geniş bir evde tek başınalığa mahkûm olmuş. Satmayı ise hiç mi hiç düşünmediği bu evi için satılık ilanı verip, eve talip olan müşterilerle bir dizi ilişkiler geliştirmeyi amaçlıyor. Öte yandan Derya’nın günlüğünde de son derece trajik ve bohem bir başka kurgu hızla akmaktadır. Derya annesini çok küçük yaşta kaybetmiş, babası ise bir başka kadınla evlenmiş, ilgisiz bir karakter olarak okurun karşısına çıkıyor. Derya’nın abisi de komünist olması nedeniyle babası tarafından reddediliyor. 12 Eylül Askeri Darbesi’nin ağır zulüm ve işkencelerine bizzat yaşayarak şahitlik ediyor.

Günlüklerde kullanılan dilin sahiciliği ve şiirselliği romanın en ustalıklı tarafı gibi. Şiirsellik derken aynı zamanda kusursuz ritmi ve akışı da kast ediyorum elbette:
“Yıllar boyu yanmaktansa için için, boş odalarla dolu bir evde boşluk büyütmektense, ipin üstünde yürümekten başka nedir bir hayat?”
“O anlayabilecek, ben anlatabilecek olsaydım, benim gibi adamların cenneti olurdu dünya.”
“Güzel olacağından emin olduğumuz günler gelip bizi bulmadı. Ama korkma, sırrını vermem evinin odalarına.”

Sahte bir lirizm kurguya hiç yaklaşamamış desek pek de yanılmış olmayız. Eserin arka planında klişe anlatı ve temalar da yok değil. Sözgelimi Suzan, Derya’nın siyasi suçlu abisine âşıktır ve yıllarca onun hapisten çıkmasını bekler, yolunu gözler. Gerek roman sanatında gerekse sinemada aşığın bekleyişi dönem dönem işlenerek sıradanlaşmışsa da Ayfer Tunç yepyeni bir söyleyişi yakalamayı bilmiştir.
Yer yer acıya çalan ironik ifadeler, okuru ansızın hüzünlü bir gülümsemeye götürebiliyor. Derya, evlilik hayalleri kurduğu Cihan’ın başkasıyla evlendiğini telefonla öğrendiğinde şunları yazar günlüğüne:
“Bu kaçıncı be Cihan? Ne zaman arasam evleniyorsun.”

İki ayrı günlük, iki ayrı karakter ve dolayısıyla da iki hayat bir noktada kesişip sıkı bir düğüm atılınca kurgunun zekâsına bir anda hayran kalıyorsunuz. Ayfer Tunç, Derya’yı Ekmel’e müşteri olarak gönderince okurun merak duygusu epey yoğunlaşıyor. İki karakter de bu rastlaşmadan itibaren birbirlerine tutulmuş birer ayna işlevi görüyor. Derya da Ekmel Bey de kendileriyle hesaplaşmanın ve içsel bazı sorgulamaların izini sürme fırsatı elde ediyor böylelikle.

Suzan Defter romanı, tematik esnetilebilirliği ve çeşitliliği itibarıyla da dikkat çekici görünüyor. Her ne kadar ruhun yalnızlığı ve melankoli hissi gibi bireysel konular yoğun gibi görünse de, dönemin siyasi havası da esere yediriliyor, toplumun aşkı ele alış biçimi üzerinden sosyolojik bazı eleştiri ve yaklaşımlar da sunuluyor:
“Sokakların kanlı olduğu zamanlarda, eski usul bir aşk yaşıyorduk,” dedi, “insanlar aşka hala ayıplayan gözlerle baktığı için, aşkımızı belli etmemeye çalışmaktan yorgun düşerdik. O kadar az bir araya gelebiliyorduk ki, önceliği daima aşka veriyorduk. Tam aşkı tatmıştık, ihtilal oldu. Sokaklarda artık ne inanca ne de aşka yer vardı.”

(Ruhuna Kitap, Kasım, 2019)



17 Aralık 2019 Salı

Kill The Rich A New Movement? : Joker








Geçtiğimiz aylarda sinemaseverlerin merakla beklediği ve yönetmenliğini de Todd Phillips’in üstlendiği Joker filmi vizyona girdi. Robert de Niro, Zazie Beetz ve Marc Maro gibi önemli isimlerin de yer aldığı filmde, Joker karakterini Joaquin Phoneix canlandırdı.

Filmin ilerleyen kısımlarında Joker’e dönüşecek olan Arthur Fleck, geçimini palyaçoluk ve stand-up gösterileri yaparak sağlar. Buradan elde ettiği az bir gelirle, bakımsız ve berbat bir apartman dairesinde kendisini duygusal olarak sömüren annesi Penny Fleck’in bakımını üstlenmek zorundadır. Film, bir grup gencin, palyaçonun mesleğini icra ettiği esnada elinden tabelasını alıp kaçmaları ve bir ara sokakta darp etmeleriyle açılır.

İnsanların acımasızlığı ve vurdumduymazlığı karşısında Arthur Fleck, kendisini sürekli tekrar eden ve ileri boyutlara varan kahkaha nöbetleri arasında bulur. Ruhsal yıpranma ve yıkıntılarıyla baş edebilmek için belediyenin ücretsiz hizmet verdiği sağlık merkezine devam etse de, ödeneğin kesilmesi nedeniyle bu hizmetten de mahrum kalır.






Arthur Fleck, bütün itilip kakılmaların etkisiyle suç makinesi haline dönüşüveriyor bir anda. Metroda üç kişinin ölümüyle sonuçlanan hadiselerin akabinde Arthur Fleck, ezilen Gotham halkı tarafından tanınmaya ve direnişin, kaosun sembolü olmaya başlıyor. (Fleck, psikoloğu ile arasında geçen diyalogda, tanınıyor olmaktan son derece memnun görünmektedir. Bu tavır, Fleck’in direnişinin etiği hakkında bazı soru işaretleri de doğurmadı değil zihnimde. Ya Joker’in giriştiği şiddetlerin temelinde haksızlığa başkaldırı değil de baştanbaşa bir ego tatmini yatıyorsa?) Planlı ve sistematik sınıfsal zorbalıktan usanan yerliler de zaten en başından beri ‘kurtarıcı’larını, o anarşist figürlerini beklemektedir. Joker’in bireysel baskılanmaları, içinde bulunduğu toplumun sosyolojisiyle ruhsal özdeşlik kurmasını sağlar. Karakterin kitleyle kader ortaklığı belirgindir. Elbette karakter gibi şehir de bir kurmacadan ibaret. Film, çizgi roman evrenine ait olsa da, pankartlar, sloganlar, ateşe verilen sokaklar, eylemcilerin sınır ve kural tanımayan eylemleri gerçek hayatın ve gündemin bir parçası.
ABD’de Oklahoma eyaletindeki ordu üssü, Joker’in prömiyerinde (ilk gösteriminde) yaşanabilecek muhtemel bir silahlı saldırıya ilişkin uyarıda bulundu. 2012'deki Kara Şövalye Yükseliyor filmine yapılan saldırının [2012’de Colorado eyaletindeki Aurora şehrinde Kara Şövalye Yükseliyor’un (The Dark Knight Rises) prömiyerinin gerçekleştiği sinema salonuna silahlı saldırıda bulunan bir kişi 12 kişinin ölümüne neden olmuştu.] mağdurlarının konu hakkında endişelerini bildirmesi üzerine, ABD'nin dünyanın en büyük film ve televizyon eğlence yayınları üreticisi şirketi olan Warner Bros. tarafından bir açıklama da yayınlandı.
Filmin şiddet içeren sahneleriyle ilgili sorulan sorulara ise Joaquin Phoenix cevap vermemeyi tercih etti. 
Fleck’in gerçekleştirdiği bütün katliam sahneleri perdede son derece canlı ve gerçekçi duruyor. Bu etkinin doğmasında elbette oyunculuklardaki başarı ve rolü benimseyebilme, kurgunun içerisinde role bürünebilme kabiliyetlerine de parantez açmak gerekir. Bilhassa Joaquin Phoneix, yaşadığı travmaları ve tutunamayışı, oldukça doğal duran mimikleri ve etkileyici dans figürleri ile aktarmada ustalık göstermiş. Bu film için tam 25 kilo verdiği söylenen Joaquin Phoneix’in bir röportajında aktardığı şu beyanlar da epey dikkat çekici gözüküyor:

“Filmlerin bizi rahatsız etmesini, bizi farklı düşünmeye zorlamasını seviyorum. O yüzden bu filmde yer almak istedim. Çünkü benim için de kolay olmayacaktı. Bu role hazırlanırken Joker hakkında birbiriyle çelişkili çok sayıda duygu hissettim."

Yönetmen Todd Phillips, Arthur Fleck’in Joker karakterine bürünmesine giden yolda sabırsız ve aceleci davranmıyor. Yapımı güçlü kılan en önemli etken belki de bu. Karakterin ruhsal çözümlemeleri, titizlikle masaya yatırılıyor. Acınan ve sürekli ezilen Fleck’in şiddete meyledişinin bilinçaltındaki gerekçeleri yavaş yavaş izleyenlerde etkiler uyandırıyor. Yani gerilim bir anda tırmandırılmıyor filmde. 
Tematik çeşitliliğin varlığı, filmin artıları arasında sayılabilir. Kurgu her ne kadar siyasal, sosyolojik, psikolojik ve düşünsel temellere yaslansa da aşk gibi lirik temalar da yer yer kendisini hissettiriyor. Bunun yanında filmin bohem ve melankolik yapısını kuvvetlendiren karanlık ve boğuk renk ve mekân tercihleri göze çarpıyor.

Ekonomik alt sınıflara mensup bir karakterin başrolde göründüğü bu yapımı, sınıfsal bilinç ve itirazın ürünü olarak ele almak ilk bakışta izleyenlere cazip ve konforlu görünebilir elbette. Fakat ben bu kanaatte değilim. Zira kapitalist model, aleyhine gelişebilecek tüm muhalif söylem, eylem ve karakterlerin sindirilmesinde zaman zaman belli başlı programları yürürlüğe koyar. Bu tıpkı sıkışan gazın patlamasına engel olmak amacıyla küçük salınımlara müsaade edilmesi gibidir. Böylelikle sistem, yoğunlaşan küresel kin, öfke ve tepkilerin dinmesini temin etmiş olur. Yani sınırlarını gücün belirlediği, kontrollü bir eleştiri alanı açar ve muhalif düşüncenin bütün imkânlarını elinden alır, işleyen zihnini köreltir.

Beni böyle düşünmeye iten temel dinamik, 2019 yılında rağbet gören her ne ise onun muhakkak küreselleşmenin efendilerinin icazeti ile mümkün olabileceği inancıdır. Filmin, Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan ödülünü alabilen ilk çizgi roman uyarlaması olarak tarihe geçmesi ve şimdilerde Oscar’da da en iyi film kategorisinde aday gösterileceğine dair beklentiler, inancımı biraz daha kuvvetlendiriyor.

(Makas, 11, Aralık-Ocak)

1 Aralık 2019 Pazar

Osmanlı’nın Kuruluş Meselesi Mercek Altında: Kuruluş Sarmalından Kurtulmak


Spot: “Osmanlı kuruluş sorununun bizatihi kendisi sorundur ve bu sorunu aşmak için tutulacak yegâne yol, meseleyi farklı veçheleriyle masaya yatırmaktır.”

Giriş
Geçtiğimiz ay Dergâh Yayınları’ndan çıkan ve Ahmet Demirhan imzalı “Kuruluş Sarmalından Kurtulmak” adlı eser, çalışmalarla ve araştırmalarla aydınlatılmaya çalışılan ve epey de ilgi uyandıran Osmanlı’nın kuruluş sorununu, bu hususta kalem oynatmış isimlerin tezleri üzerinden tafsilatlı bir biçimde okura sunuyor. Gibbons’tan Wittek’e, Köprülü’den Imber, Kafadar ve İnalcık’a kadar geniş çaplı bir analiz okuması yapma imkânı elde edilebilir gibi görünüyor. Kuruluş tartışmalarının ufkunu açıcı niteliği ve külliyatı derinlemesine izah edişi itibarıyla son derece dikkat çekici ve mühim bir eser olarak meraklılarını bekliyor.

Politik Hemotoloji Olarak Kuruluş
Osmanlı’nın kuruluşu bir sorun olarak çeşitli çalışmalarda ele alınmaktadır. Bu sorunun modern dönemler için başlangıcını Herbert Adams Gibbons’un “The Foundation of Ottoman Empire” adlı eserinin yayımlandığı 1916 yılına kadar götürebiliriz. Osmanlı’nın felaketi ve çöküşü derinden hissettiği yıllarda İstanbul’da bulunan Gibbons, bu dönemde imparatorluğun menşei üzerine kafa yordu. Bu çabayı şu şekilde okumak son derece faydalı olabilir:
Osmanlı kuruluşunun mevcudiyetinin anlamından ziyade köken meselesine ilk eğilişi ve ilgiyi bu araştırmalar tetikler. Gibbons’un Osmanlı kuruluş tezi yeni bir ırk varsayımı ekseninde şekillenir. Bu ırkın temelinde çok çeşitli saikler ve etnik unsurlar yatar. Ona göre:
Sekizinci yüzyıldan on üçüncü yüzyıla kadar Küçük Asya’ya gelen bir dizi etnik unsur ilk saiki oluşturur. Ama Gibbons’un bahsettiği bu yeni ırk bundan ibaret de değildir. Bunların gelmesiyle beraber “emperyal kurumlara sahip Helenik örgütlenme” sahillere itilir. Böylece ortaya popüler kültür ortamı yavaş yavaş çıkmaya başlar. Anadolu’nun siyasi havası ise epey çalkantılıdır. Bizans geri çekilmiştir ve Bizans’la uzun yıllar savaş halinde olan Müslüman Araplar da pek ortalarda gözükmemektedir.
Hülasa, Bizans İmparatorluğu Büyük Selçuklu zamanından beri Anadolu’ya gelen Türkler ile baskılar yüzünden oradan oraya taşınan etnik grupların ve kıyılara çekilen Rumların arasında sıkışıp kalmıştır.
Gibbons, Osmanlı’nın kuruluşuna ilişkin varsayımlarını öncesi olmayan ve tarih sahnesine yeni çıkan bir çizgiye yerleştirir. Türk’ünden Rum’una, Ermeni’sine ve Arnavut’una kadar çok sayıda unsur kan zenginliğini oluşturdu ve dönemi itibarıyla da tek benzeri Birleşik Devletler ’in ve Kanada’nın nüfusuydu.


Politik Teoloji Olarak Kuruluş

Wittek’in gaza tezine göre Osmanlılar, Hristiyanlara karşı gaza ve mücadele ruh ve isteğini tebaası arasında diri tutabildiği ölçüde devletleşme fırsatı bulmuştur. Osmanlı’nın çöküşü de zaten teolojik varlık nedenini unutmasından ve bu hedeflerden feragat etmesinden kaynaklanır. Wittek’in gazileri tanımlayış biçimi ise kendi içerisinde bariz bir çelişki ve anlamsızlığı barındırır. Ona göre gaziler hem işsiz güçsüz ve durumundan hoşnut olmayan kişilerden oluşurken aynı zamanda bu kişilerin kâfirlerle ve sapkınlarla da mücadele etme amacı taşıdığına dair tarif son derece tutarsız gözükmektedir. Wittek’in Osmanlı öncesine ilişkin tasvirleri ise Osmanlı ve Türk tarih yazımıyla benzerlikler kuruyor gibi görünse de can alıcı bir yakınlık yoktur. Avrupalı refleksleri ve bilinci nedeniyle Wittek’in Osmanlı ile Bizans arasında çizdiği hat teolojik bir hattır. Osmanlı uç kültürü sayesinde diğer gazi devletlerin başaramadığı teşkilatlanmayı, gerekli bulunan unsurların da dahliyle beraber gerçekleştirebildi. İslami eğilimlerin temsilcisi konumundaki ulema, idareyi her ne kadar örgütleyip yürüten tek grup gibi görünse de gazileri yeni fetihler için tahrik edenler fanatik dervişler olmuştu. Wittek’in Ortaçağ gazileri ile Milli Mücadele ve bağımsızlık savaşçıları arasında kurmaya kalkıştığı paralellik ve alaka Colin Heywood’a göre aşikâr bir saçmalıktı. Her ne kadar Heywood böyle söylemiş olsa da Türk topraklarının bağımsızlığını muhafaza ettiği o dönemde bu tür söylemler pek de saçma bulunmazdı:

1922 yılında The New York Times Magazine’de yer alan Habeeb G. Istfan’ın haberine göre, Osmanlı’nın son döneminde Türklere sırtını dönen ve hatta kendi kurtuluşlarını Türklerden uzaklaşmakta arayan Ortadoğulu halklarda, İstiklal Harbi kazanıldıktan sonra yepyeni bir Türk imajı oluşmuştu. Doğu’nun Batı’ya, İslam’ın Hristiyanlığa verdiği dev darbenin altında Türk’ün mührü vardı.

Politik Ekonomi Olarak Kuruluş
Ciddi çalışmaların izini sürmek suretiyle kuruluş sorununun etraflıca ele alındığı eserde, Osmanlı teşkilatlanması ekonomik cephesiyle analiz edilir. Yazar Ahmet Demirhan, Türk sosyal bilimlerinde feodalite tartışmalarının bir tarihinin yazılmadığını belirterek bu nedenle devletin aldığı formların kavranmasında güçlük çekildiğine değinir.
Ömer Lütfi Barkan’a göre Osmanlı ilk günlerinden itibaren imparatorluk nizam ve örgütlenmesine karşı rakip olma potansiyeli taşıyabilecek soylara ve toprak asillerine karşı ciddi biçimde mücadele etmiştir. Bu mücadeleden “nizam”ın galip çıkmasında ise temelde iki etken belirleyici olmuştur:
İmparatorluk nizamının çeşitli nedenlerle büyük toprak sahiplerinin mülklerini miri mülke çevirmesi ve böylelikle tımar sistemine dâhil etmesi
Mutlak ve merkeziyetçi devlet yapılanması yanında İslam miras hukukunun asillerin mülklerini inhilal ettirici tesirleri. Çünkü İslam hukukunun uygulanması çok geniş toprakların mirasçılar arasında bölünüp siyaseten idaresini kolaylaştırmıştır.

Politik Persona Olarak Kuruluş
Fleischer’in yaptığı ikili bir ayrım, yasa ile töreyi yan yana fakat iki ayrı ve özsel gelenek olarak ele alır. Bu iki gelenek ile yüksek İslam geleneği ilk karşılaşma dönemlerinde birbirlerinin anti-tezi gibidir. İlk geleneğe göre her şeyin üstünde olan hükümdardır, yasası ve töresi hüküm niteliğindedir; bunun yanında ikinci gelenekte ise halife vasfıyla koltuk işgal edenler ancak şeriatın altında kendilerine bir yer bulabilirler ve sadece şeriatın koruyucusu pozisyonundadırlar. Hükümdarlar Fleischer’e göre hem iyi hükümdar, hem de iyi bir Müslüman olmak, bir yandan sultani hukukta ortaya koyulan yükümlülüklerini yerine getirirken öte yandan ilahi hükümlerin lafzını değilse bile ruhunu koruyup kollamaya özen göstermek zorundadır.


(Kitabın Ortası Dergisi, 33, Aralık 2019)