Suzan Defter,
Ayfer Tunç’un daha önce yayımladığı Taş Kağıt Makas adlı hikaye kitabının
içerisinde de yer alan ve Can Yayınları
tarafından 2011 yılında mini roman olarak basılıp okura sunulan bir kitap.
Hemen hemen her okur daha kitabın ilk sayfalarını çevirirken kitapta bir basım
hatası olduğu yanılgısına kapılıyor. Zira Ayfer Tunç, son derece özgün ve
deneysel bir teknikle kurgulayıp sürdürüyor romanını. Şöyle ki:
Eser aynı
günlerde tutulmuş iki farklı kişinin günlükleri üzerinden ilerliyor. Bu nedenle
de cümle yapılarına kahraman bakış açılı anlatım tarzının egemen olduğunu
rahatlıkla ifade edebiliriz. Sol tarafta Ekmel Bey’in, sağ tarafta ise
Derya’nın günlüklerini bulabiliyorsunuz. Daha önce böyle bir teknikle
karşılaşmamış okurlar ilk sayfalarda oldukça güçlük çekseler de zamanla
kurgunun kuvvetine kendilerini teslim edebiliyorlar. Küreselleşmenin boğduğu
modern insanın, kent içindeki derin yalnızlığı ve bunalımı eserin genel atmosferine
epey hâkim görünüyor.
Ekmel Bey
avukatlık yapmak suretiyle geçimini sağlarken eşinden ayrılmış ve geniş bir
evde tek başınalığa mahkûm olmuş. Satmayı ise hiç mi hiç düşünmediği bu evi
için satılık ilanı verip, eve talip olan müşterilerle bir dizi ilişkiler
geliştirmeyi amaçlıyor. Öte yandan Derya’nın günlüğünde de son derece trajik ve
bohem bir başka kurgu hızla akmaktadır. Derya annesini çok küçük yaşta
kaybetmiş, babası ise bir başka kadınla evlenmiş, ilgisiz bir karakter olarak
okurun karşısına çıkıyor. Derya’nın abisi de komünist olması nedeniyle babası
tarafından reddediliyor. 12 Eylül Askeri Darbesi’nin ağır zulüm ve
işkencelerine bizzat yaşayarak şahitlik ediyor.
Günlüklerde
kullanılan dilin sahiciliği ve şiirselliği romanın en ustalıklı tarafı gibi. Şiirsellik
derken aynı zamanda kusursuz ritmi ve akışı da kast ediyorum elbette:
“Yıllar boyu yanmaktansa
için için, boş odalarla dolu bir evde boşluk büyütmektense, ipin üstünde
yürümekten başka nedir bir hayat?”
“O anlayabilecek, ben
anlatabilecek olsaydım, benim gibi adamların cenneti olurdu dünya.”
“Güzel olacağından emin
olduğumuz günler gelip bizi bulmadı. Ama korkma, sırrını vermem evinin
odalarına.”
Sahte bir
lirizm kurguya hiç yaklaşamamış desek pek de yanılmış olmayız. Eserin arka
planında klişe anlatı ve temalar da yok değil. Sözgelimi Suzan, Derya’nın
siyasi suçlu abisine âşıktır ve yıllarca onun hapisten çıkmasını bekler, yolunu
gözler. Gerek roman sanatında gerekse sinemada aşığın bekleyişi dönem dönem
işlenerek sıradanlaşmışsa da Ayfer Tunç yepyeni bir söyleyişi yakalamayı
bilmiştir.
Yer yer acıya
çalan ironik ifadeler, okuru ansızın hüzünlü bir gülümsemeye götürebiliyor.
Derya, evlilik hayalleri kurduğu Cihan’ın başkasıyla evlendiğini telefonla
öğrendiğinde şunları yazar günlüğüne:
“Bu kaçıncı be Cihan? Ne
zaman arasam evleniyorsun.”
İki ayrı
günlük, iki ayrı karakter ve dolayısıyla da iki hayat bir noktada kesişip sıkı
bir düğüm atılınca kurgunun zekâsına bir anda hayran kalıyorsunuz. Ayfer Tunç, Derya’yı
Ekmel’e müşteri olarak gönderince okurun merak duygusu epey yoğunlaşıyor. İki
karakter de bu rastlaşmadan itibaren birbirlerine tutulmuş birer ayna işlevi
görüyor. Derya da Ekmel Bey de kendileriyle hesaplaşmanın ve içsel bazı
sorgulamaların izini sürme fırsatı elde ediyor böylelikle.
Suzan Defter romanı, tematik esnetilebilirliği ve
çeşitliliği itibarıyla da dikkat çekici görünüyor. Her ne kadar ruhun
yalnızlığı ve melankoli hissi gibi bireysel konular yoğun gibi görünse de,
dönemin siyasi havası da esere yediriliyor, toplumun aşkı ele alış biçimi
üzerinden sosyolojik bazı eleştiri ve yaklaşımlar da sunuluyor:
“Sokakların kanlı olduğu
zamanlarda, eski usul bir aşk yaşıyorduk,” dedi, “insanlar aşka hala ayıplayan
gözlerle baktığı için, aşkımızı belli etmemeye çalışmaktan yorgun düşerdik. O
kadar az bir araya gelebiliyorduk ki, önceliği daima aşka veriyorduk. Tam aşkı
tatmıştık, ihtilal oldu. Sokaklarda artık ne inanca ne de aşka yer vardı.”
(Ruhuna Kitap, Kasım, 2019)




