nasıl sevdim, nasıl öptüm, alıştım nasıl
düşman dağıldı, savaş bitti ve sen çıkıp geldin
güzeldin, bakışların bir yorgunluğu saklardı yeşil yaşmağında
kaşıdın ve kanattın etimi, dinç göründüm uzaktan
ırmakta yıkanan çocuğun uykusu kaçtı çok çabuk
hayra yormaktan yorulmuş bir gözün yaslanması gibi dağlara
düşman dağıldı, savaş bitti ve sen çıkıp geldin
rakı içip çan çalanlar vardı onları öldürdüm
çünkü akıl sende el tetikte tartaklanıp durdu yıllarca
sonra çürüdüm, sonra çarşılara çıktım, sızım sızım sızladı sesim
kimsenin harcı değildi senin seyrine doymak
kasketimi kokutan kana ve tere aldırmadan defalarca
sevilmedik yer, girilmedik günah, basılmadık toprak bırakmadım
bordo dudaklarındı avurduma dek vardı, öylece durdun
ve bendim, dereleri aşıp bendimi devirdim de geldim
tertemiz tırnaklarına ilkin hep utanarak bakardım
gel de şimdi yakından bir de sen bak
kuşkumu kışkırtan kaç kitap kaldıysa artık hepsi bana yasak
bana burdan çık dediler, yırtıldı çarşaf kazındı sakal
yasaldı fakat meşru değildi devlet, bildim
ismim sicillerden silinse, kaydım küreğim düşülse dünyadan
ne geceden bir kir kalırdı kasıklarımda, ne de şakaklarımda bir mermi
kavuşulacak belli, besbelli ki başa bazen bela da gelecek, biliyorsun
hasret burda tırnak içinde, nur içinde melankoli
ve sen içimden geldiği gibi, anlıyor musun?
(HECE, 273, Eylül 2019)
