27 Aralık 2018 Perşembe

Rabia





                                                                                            Esma el-Bilteci'ye-

inanma onlara sen Esma, asparagas bir haber zaten bu dünya
serbest ölçüyle sövdüğüm cümlesine kâfirlerin aldırma
yani hepsi bizden aşağı demek falan, ceza kanunları, insancıllar ve çakma islamcılar
tövbe haşa kardeşiz hepimiz,eşit,özgür ve gereken cevap neyse onu sandıkta
sen,kurşunları kuş,zikrini ebabil,kalbinle sen dimdik Adeviyye'de
bense yanlış şiirler yazan bir adam, hep o yanlış kızlara hep o politik

sarı sardunyanın bile sararmadığı bi mevsimden başımız dik olarak bakmışız madem
youtube'den sahte acılar devşiren sahte dervişlerden de sığındık madem
sînemde gizli yara,gönlüm hep seni gibi şeylerden uzak
bir yara ki gelindir telli duvaklı,bir yara ki yağmur
bir yağmur bir çocuğu ıslatırken yalnızdır

yaşamak dediğin sanki çok bilinmeyenli bir denklem,niye yaşıyorsam
ve niye yapışmadıysam nişantaşında mızraklı ilmihal dağıtan şeyhin eteğine,hiç
hiç bilmiyorum devamında ne diyeceğimi,tekbir getirmesini devamında
silahlanan bir sesim bile yok hatta,savaşırken suspus olan,pusuya yatan
sen yüzünü hep kıbleye,yüzüm yok yüzüne bakmaya
göz göre göre yüzyüze belki, havz-ı kevserde

manşetten giren kurşunlarla ağır yaralı nasılsa dünya
şen şakrak ümmete mahzun bir peygamber, kahrolmasın diye amerika mescidde flaş haber
ki putlar ki kâbe'de devrilir patırtıyla,yumruk sımsıkı sıkılırken
ölüyorum bombalarla son model, dişlerimde sanki bir direniş zonkluyor
sanki dişlerimde kır saçıyla bir sabır

başa saralım şimdi baştan alalım,baştanbaşa şark olan şehidin
elinde apaçık bir ayet,memleket sathında nöbet,yanaşmadın
yani sansür yok,ses seda,bir işaret göster Rabbim,ebabilin Esma söylediği gecede
kimin eli kimin cebinde bilelim,fiyasko gibiydi de galiba Saddam Hüseyin

ve entumul a’levne in kuntum mu’minîn

(Mihman Dergisi, 2. Sayı)

10 Aralık 2018 Pazartesi

İlber Ortaylı'nın gözünden Türkiye'nin yakın tarihi




Türkiye'nin Yakın Tarihi, Mart 2018'de Kronik Kitap'tan çıktı. İlber Hoca 5 ayrı başlıkta Türkiye'nin yakın tarihini ustalıkla mercek altına alıyor:
 1- Anayasa Tarihimiz
 ‎2- Yakın Tarihimiz Üzerine Notlar 
 ‎3- Türkiye'nin Dış Politikası 
 ‎4- Tarihten Miraslar 
 ‎5- Eğitim Sistemimiz 

İlk bölümü bir hukuk tarihi incelemesi olarak da okuyabiliriz. Tanzimat ve Meşrutiyet döneminin toplumsal ve siyasal alandaki sancılarını ve arka planda sosyal reaksiyonlarını bu kitapta zihnimize kazıma imkanı buluyoruz. Batılı devletlerin, Rusya'nın ve Osmanlı'nın 19. yüzyıl ekseninde anayasal değişimleri mukayeseli olarak ele alınıp inceleniyor. İlk meşrutî idarenin oluşumu ve toplumsal karşılığı üzerine eğilip hiçbir yerde duymadığımız bir anekdotu da ayrıca paylaşıyor yazar.

" Reis Ahmet Vefik Paşa valiliklerinden edindiği hoyrat bir üslupla meclisi yönetiyordu. "Söyledik ya, bu böyle olacak." gibi cevaplarla söz kesiyordu, hatta bir Rum milletvekilini "Otur yerine eşek herif" diye haşladı."

 1. Meşrutiyet'in oluştuğu dönemde milletvekillerinin içinde Türkçe bilmeyenlerin dahi olduğuna değinen İlber Ortaylı, bu manzaraları ortaya koyarak çağdaşlaşma başlangıcının zorluklarını ve bugün hayretle karşıladığımız acemiliklerini gözler önüne seriyor.
24, 61 ve 82 anayasalarının getirisi ve götürüsü ile de ele alındığı bu bölümde yazılanları kavrayabilmekte geniş okur kitleleri zannediyorum güçlük çekmeyecektir. Hukuk gibi teknik donanım gerektiren bir alanda, teknik detaylara boğulmadan yapılan aktarımlardaki dil işçiliğini de ayrıca takdir etmemiz gerekiyor. 

Ortaylı'nın okuru yoran kuru tarih aktarımından oldukça uzakta kalan, yer yer tebessüm ettiren magazinsel bir üslubu da var. Fakat bu magazinsel oluşun altında dayanağı olmayan ifadeleri değil tarihsel realite ile uyumlu yaklaşımları görüyoruz.

" Aslında çok partili siyasi hayata DP'den evvel Nuri Demirağ'ın kurduğu Milli Kalkınma Partisi ile girdik. Bu parti Demirağ Korusu'ndaki halka açık kuzu ziyafetleri ile birlikte düzenlenen propaganda toplantıları dolayısıyla "kuzu partisi" diye adlandırıldı."

İçerde yaşanan bazı siyasi hadiselerin bir başka ülkede de benzerlerinin yaşandığı ifade edilerek, okura geniş perspektiften bir tarih okuması yapma imkanı da tanınıyor aynı zamanda.

"Daha birkaç hafta evvel birbirleriyle meydan muharebesi yapan liderler, birlikte durum muhakemesi yaptılar. Bu tip siyasi hapishane arkadaşlıkları geleceğin inşasında olumlu rol oynar. Nitekim benzetmek gibi olmasın,  Avusturya'nın sosyalistleri ve merkez muhafazakarları, Nazi döneminde geçirdikleri hapishane yıllarında; geleceği daha kolay inşa edebilecek hareket tarzını benimsemişlerdi."

Gündemimizi yer yer işgal eden, üzerinde çokça kalem oynatılan güncel tartışmalara ise yazar, romantik değil teknik, rasyonel veriler ve konjonktürel gerçekler ışığında bir yerinden dahil oluyor.

"Hilafetin bu asırda restore edilmesi mümkün mü? Şüphesiz hayır. Bu kadar çok milli devletin, liderlik iddiasının ve maalesef mezhep çatışmalarının dorukta olduğu İslam dünyasında bu kurumun ihya edilmesi mümkün değildir. Bir yerde herkes kendinin halifesidir. Hilafetin kime nasıl geçeceği konusunda da sarih hüküm yoktur. Hilafet iktidar ister. Cihanşümul iktidar Osmanlı ile tarihe karışmıştır."

Okur yer yer milliyetçi reflekslerle dile getirilmiş kısımlarla karşılaşsa da, bunun kuru fanatizme yaslanan bir milliyetçi tavır olmadığını hemen fark edecektir. Gerçeklikle kurulan ilgi ve ciddiyet düşünüldüğünde, oldukça kıymetli değerlendirmelerdir bunlar. Çeşitli toplum kesimlerinin günden güne aşağılık kompleksine kapıldığı günümüzde, kendi devlet ve millet geleneğine özgüvenle yaklaşan entelektüellere ihtiyacımız var elbette.

"Bu ülkede 60 yıllık kesintisiz seçim yapıldı. Hatta darbelere, anayasa değişikliklerine rağmen seçim dönemleri pek aşılmadı ve Türk halkı usulüne uygun rey vermeyi alışkanlık edindi. Adil seçimin çoğu ülkede bir problem olduğu ve seçimlerin beynelmilel gözlem konusu haline geldiğini unutmayalım."

"Ne olursa olsun, bugünkü dünyanın büyük çoğunluğu için başlıca sorun olan kanuni ve sağlıklı seçim icrası Türk demokrasisi için büyük bir sorun değildir. Türkiye bazılarının küçümsediği sandık demokrasisini başından beri götürebilmiştir."

 İlber Ortaylı'nın 1947'de doğmuş olması aynı zamanda kendisini yakın tarihimizin tanığı haline de getiriyor. O kadar ki 6-7 Eylül olaylarını, bizzat o günleri yaşamış olan yazardan dinleme imkanı buluyoruz. Eser bir anda anı niteliğini de kazanmaya başlıyor burada.

"Hatırladığım ilk olay Yeşilköy'deki şarküterinin encamıydı. Dükkan darmadağındı, havyarlar saçılmıştı; yağmacılar garip peynirleri tatmadan dağıtmışlardı, anlaşılan tahin helvası ile beyaz peynir aramışlardı."

 Eserin ilerleyen bölümlerinde, İtalya ile olan diplomatik ilişkilerimizin tarihi ele alınırken birdenbire kendimizi etimolojik tespitlerin içinde buluyoruz. Bu durumu Ortaylı'nın entelektüel yelpazesinin genişliğiyle açıklıyorum ben.
"Gemicilik terimleri dışında, İstanbul ve İzmir argosu da İtalyanca deyimlerle doludur;  "mantenuta" (kapatma-metres) karşılığı olarak "montinata" veya "manita" diye geçer. "Alırım façanı aşağı" diyen adamların bu kelimenin "faccia"den geldiğini bildiklerini sanmayız. "Bu işin raconu böyledir" diyenler, "racon" kelimesinin İtalyanca "raggione"den geldiğini belki bilmezler."

Son olarak Hoca'nın mimariye ve imara dönük eleştiri ve yaklaşımlarını görüyoruz. 

"Şam ve Halep'in nüfusu da Ankara ve İstanbul gibi 10 misli artmasına rağmen ne gökdelenler şehri boğuyor, ne eski yapıların yerini briket binalar istila etmiş, ne de yeşillik alanlara kaçak yapılar dikiliyor. Zaten yeşillik alan Suriye'de bütün Ortadoğu şehirleri gibi en son düşünülen şey ama İstanbul'un hele Bahreyn'in imar gaddarlığı buralara çok uzak."

Aslında toplumun her ferdinin neoliberal mimariye duyduğu öfkenin dile getirilmesi bu. Metropollerdeki yapılaşmanın çarpıklığı, son dönemde Türk aydınını halkla uzlaştırdı bir bakıma.

(Ruhuna Kitap, Aralık 2018)

4 Aralık 2018 Salı

Ali Celep, Genç Şair Remzi Köpüklü’nün Şiiri Üzerine Yazdı: “Sevmek İsterken Duruldu”




ŞİİR DEYİNCE – 38 / ALİ CELEP

[2018] [‘Sevmek İsterken Duruldu’ Remzi Köpüklü, Fayrap, 110]


İsmet Özel’in ‘Kaçmak İsterken Vuruldu’ adlı şiirini hatırlatıyor başlık olarak.

Ama sadece başlık olarak.

Bir de retorik düzende etki almış o şiirden.

Mesela aynı sesle başlayan kelimelerin yan yana, aynı sözcüklerin sıkça art arda getirilmesiyle elde edilen ifade biçimleri, bu yoldan farklı çağrışımlara açılma çabası benzerlik taşıyor.

Bu genişleterek, sıralayarak yazma tekniği Cemal Süreya,  Edip Cansever, Turgut Uyar gibi şairlerde de sıkça görülür.

Bu teknik esasen bütün bir İkinci Yeniler müktesebatını kat etmiştir desek abartı olmaz.

Böylece anlatma isteğinizi, bir bakıma anlatamama çabanızı biraz, hatta istediğiniz kadar uzatmış oluyorsunuz.

Abartmadığınız, doldur boşalt yapmadığınız sürece işe yarar da bu biçim, retoriğe fazla kapılmamak kaydıyla elbet.

Eren Safi şiirleri bu tekniğin güzel örneklerini bugüne getirebilmiştir mesela.

Remzi Köpüklü de bu doğrultuda nasiplenmiş diyeceğim, şiirin bu yoldan kuruluşundan.

Henüz şiirinin kuruluş safhasını yaşayan bir genç adam olması hasebiyle buna benzer daha başka usulleri kurcalaması doğal ve gerekli.

Şiirle, şiiriyle kişiliğine ulaşma böyle böyle gerçekleşir çünkü.

Sıhhat var yani onun arayışında.

Şiir yaşanan hayattan geliyor ve yaşanmak istenen bir gerçeklikten serpiliyor.

Ve toplumsaldan ve devletten geçerek bir ilişki kurmaya yöneliyor.

Getirdiği tem bir bakıma ötekiyle olan geleneksel psikolojiyi hatırlatıyor.

O teme yaklaşımı ise şairin, hızla yitmekte olan, dünyevileşme dolayımında istimlâk edilmiş mukaddeslerimize işaret etmesi yönüyle ironik.





Bir bakıma da demokrasi, insan hakları, Gezi olayları, bomba, banka, twitter (sosyal mecra) Kur’an, Yaşar Nuri Öztürk, Cuma namazı,(halk, din) Orhan Gencebay’ın bir şarkısından kesit vs. sosyal, siyasi, ekonomik gelişme ve olgular üzerinden kendi mizacı çerçevesinde bir Türkiye ve yaşanan hayat tasviri yapıyor.

Diyelim bu da içtimai döngü içinde gerçekliğin aldığı biçimleri anlamlandırma çabası olsun.

Her iki bakımdan şiiri okunur kılan, gerçekliği, o gerçekliğin getirdiği duyarlığı, psikolojik döngüyü irdeleme şekli kanımca.

Duygusal yakınlaşma arzusuyla ideolojik farktan doğan kabulleniş arasındaki gerginlik, psikolojik plandan siyasi alana uzanan konuşmanın gerekçesi kılınmış.

Konuşmanın duygusal tonu konuşanın sosyalleşme azmiyle koşut olarak eleştirel bir yaklaşımı da mümkün kılıyor ki şiir gerçekte bu bağlamda güç kazanıyor.

Bakıyorsunuz bir kız mevzuu şairin sade toplumsala eğilişinde ve dünya görüşünü işleyişinde değil, aynı zamanda genel olarak insanın varoluş düzeninde açığa çıkan pürüzlere, çelişkilere, göndermelere kadar uzanıyor.

‘Sevmek isterken duruldu’ nihai anlamda, pratikte birbirinden ayrı işlemesi mümkün olmayan iç-dış yaşam örgüsünü dönüp dolaşıp bir kez daha yaşanan hayat yaşayan şiir gerçeğine bağlayan, duygu ve düşünce arasında doğan boşluğu, özünde bir şeyi kendisi yapan formla dolduran rasyonel bir girişim olarak okunabilir.

Ve bu bağlamda şiire dinamizm katan, okuyuşu canlı tutan şey, gerçekliğin yatay ve dikey eksende hareket ettirilmesi olsa gerek.

Bu boyutu kısaca şöylece paranteze alalım:

İnsan-insan ilişkisi: yatay (iç manzara) (duygusal boyut) (psikolojik plan: İslamcı genç adamdan Kemalist genç kıza yönelen duygu akımı) (kökleri duygusal benlikten içtimai var oluşa doğru yerleşir)

İnsan-kamu/devlet ilişkisi: dikey (dış manzara) (ideolojik boyut) (siyasi plan: dalları din devlet münasebetine uzanır)

Bu iki yolun iç içe işlenişi evvel zaman içinde semboller üzerinden giderdi.

Şimdi özellikle Neo Epik şiirde bu iki yol, iç içe ve eş zamanlı, güncel ilişkilerin nabzı temelinde, yaşanan gerçek üzerinden kat ediliyor.

Yani yaşanan gerçek, ya da gerçeğin ne ise o hali, sembolün kendisi olarak şiirde kabul görüyor.

Fayrap’ın diğer genç şairleri gibi Remzi Köpüklü de bu kabulden hareketle şiirini kuruyor.

Böyle olunca, içinden Orhan Gencebay’ın söylediği bir şarkı sözü, Yaşar Nuri Öztürk, Allah, Kur’an, Cuma namazı, demokrasi, insan hakları, Gezi olayları geçen bir şiir içinde kız mevzuları dolayımında sonuçsuz kalmış bir aşk girişimi de pekâlâ okunabilir.

Yaşına yapısına huyuna fıtratına uygun bir şiir yazıyor Remzi Köpüklü.

Yani Türklerin kendine mahsus temayüllerine uyarak meseleleri ele alıyor.

Ve yaşadıklarını yazıyor.

Bir kelimeyle kendi tarihini, kendi penceresinden gördüğü tarihi, yaşanan ve yaşadığı gerçeklerle birlikte, bağlandığı toprakların ruhuna uygun bir tavırla anlatmaya çalışıyor.

Tabii olarak üslup da bu aşamada durulmayacaktır.

Ve yine arabesk rüzgâr bir yandan esmeye devam edecektir.

Ve bu şu yani bir gibi kısa devre ifade biçimleri elbette bu rüzgâra eşlik edecektir.

Ve benzer versiyonlarını seksenlerdeki ‘İslami romanlarda’ okuduğumuz malum aşk hikâyesi tabii ki yeniden gündem olabilecektir.

Ve bunlar da elbet geride kalacaktır.

Remzi Köpüklü yazdıklarıyla yarına kaynaklık edecek bir şair olur inşallah.

Fayrap’ta yazan diğer gençler gibi o da bunun işaretlerini veriyor.

Çünkü Mehmet Akif’teki dert onda da var.

Veya Akif’in derdi bu gençlere de sirayet etmiş.

Belli ki yazdığı şiir, bu derdi yüklenecek bir omzu olduğunu da ispatlıyor.

İnanarak demokrasinin gereklerine ve insan haklarına ve kitabına Allah’ın

Yani hem demokrasi hem Kur’an yani yan yana her şey normal gibi’


‘Ve Gezi’de önce Cuma namazı sonra banka sırasına girmek gibi belki


Sen Allah demeden de takipçilerini artırabilir misin’


‘Yaşım tutmaz sevdiğim kızı babasından istetmeye


{Eleştiri Haber, Aralık 2018)